Oturum aç / Kayıt
Detaylı arama
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Makaleler Kur'an Elifbası Kur'an Tefsiri Kur'an Fihritsi Tecvid Eğitimi Kur'an Talim Soru ve Cevaplar
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Kur'an Tefsiri Kur'an Fihristi Kur'an Elifbası Tecvid Eğitimi Kur'an Talimi Soru ve Cevaplar Makaleler

Tevbe

Geri İleri
Sûre Hakkında

1. 1

1. Bu sûre, tevbenin mâhiyetini ve kabûl edilme şartlarını îzâh ve beyân ettiği için; “Tevbe Sûresi” ismini almıştır. Bu sûrenin meşhur olan diğer bir ismi de “Berâe”dir. Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm emrettiği için, Kur’ân’da başına Besmele yazılmayan tek sûre budur. Hz. Ali radıyallâhü anh: “Besmele emân ve rahmettir. Bu sûre ise harb hakkındadır (harbi emreder). Bunun için Besmele terk edildi!” demiştir. Hz. Osman radıyallâhü anh ise: “Kur’ân-ı Hakîm’den herhangi bir âyet nâzil olduğunda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: ‘Bu âyeti falan yere yazınız!’ diye emrederlerdi. Enfâl Sûresinin sonu ile bu sûrenin başında vahiy kâtibliğini ben yaptım. Bana burada ‘Besmele yaz!’ diye emretmedi” dedi.
Ayrıca Enfâl Sûresi ile bu sûre arasında kuvvetli münâsebet vardır. Bu sebeble Enfâl ve Tevbe sûreleri hakkında sahâbelerden bir kısmı (radıyallâhü anhüm ecmaîn): “Bunlar bir sûredir”, bir kısmı da: “Ayrı birer sûredir” demişlerdir. Enfâl Sûresinin arkasından ara vermeden Kur’ân okumaya devâm edildiğinde, bu sûrenin başında ayrıca besmele çekilmez. (Râzî, c. 8/15, 223)

2. (Ey müşrikler! Öyleyse ahdinizin bozulduğu şu andan i‘tibâren) artık yeryüzünde dört ay daha dolaşın; ama bilin ki siz, Allah’ı aslâ âciz bırakıcılar değilsiniz ve muhakkak ki Allah, kâfirleri rezîl edicidir!

3. Ve Hacc-ı Ekber (en büyük hac) günü Allah ve Resûlünden insanlara bir i‘lândır ki, şübhesiz Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. O hâlde tevbe ederseniz, artık bu sizin için hayırlıdır ve eğer (İslâm’dan) yüz çevirirseniz o takdirde bilin ki, siz Allah’ı aslâ âciz bırakıcılar değilsiniz. (Ey Habîbim!) İnkâr edenleri (pek) elemli bir azâb ile müjdele!

4. Ancak kendileriyle andlaşma yaptığınız, sonra da (andlaşma şartlarında) size hiçbir eksiklik yapmamış ve aleyhinizde hiçbir kimseye yardım etmemiş olan müşrikler müstesnâ; artık onlara müddetleri (bite)ne kadar andlaşmalarını tamamlayın! Muhakkak ki Allah, (sözünde durup, haksızlıktan) sakınanları sever.

5. Fakat haram aylar çıktığı zaman, artık müşrikleri, kendilerini bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın ve kendilerini (kaçmalarını önleyerek) hapsedin; her gözetleme (ve geçit) yerine onlar(ı bulundukları yerden çıkartmamak) için oturun (o kavşakları tutun)! Fakat tevbe ederler, namazı hakkıyla edâ ederler ve zekâtı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

6. Eğer müşriklerden biri senden emân dilerse, artık ona emân ver; tâ ki Allah’ın kelâmını işitsin; sonra da onu emîn olacağı yere ulaştır! Bu (emân), elbette onların (hakīkati) bilmeyen bir kavim olmalarındandır.

7. Müşrikler için, Allah katında ve Resûlü yanında (sözlerinde durmadıkları hâlde) nasıl bir andlaşma olabilir? Ancak (Hudeybiye günü) Mescid-i Harâm’ın yanında kendileriyle andlaşma yaptıklarınız müstesnâ. Artık (onlar) size dürüst davranırlarsa, o hâlde (siz de) onlara böyle doğrulukla muâmele edin! Şübhesiz ki Allah, takvâ sâhiblerini sever.

8. Nasıl (bir andlaşmaları olabilir ki)? Eğer (onlar) size gālib gelselerdi, hakkınızda ne bir yemin, ne de bir ahd (söz) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnûd ederler, fakat kalbleri (buna) yanaşmaz! Onların çoğu (sözlerinde durmayan) fâsık kimselerdir.

9. Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar da (insanları) O’nun yolundan men‘ ettiler. Muhakkak ki onların yapmakta oldukları ne kötüdür!

10. Bir mü’min hakkında ne bir yemin, ne de bir ahd (söz) gözetirler. İşte onlar gerçekten haddi aşanlardır.

11. Artık tevbe ederler, namazı hakkıyla kılarlar ve zekâtı verirlerse, o takdirde dinde kardeşlerinizdirler.2

2. “İnsan İslâmiyet sâyesinde, ibâdet sâikasıyla (sevkiyle) bütün Müslümanlara karşı sâbit bir münâsebet (alâka) peydâ eder ve kavî (kuvvetli) bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete (kardeşliğe), hakīkī bir muhabbete (sevgiye) sebeb olur. Zâten hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) kemâline ve terakkīsine (yükselmesine) mukaddeme (başlangıç) ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 133)

12. Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozarlar ve dîninize dil uzatırlarsa, artık küfrün o önderlerini öldürün! Çünki onlar yeminleri(ne bağlılıkları) olmayanlardır; tâ ki (diğerleri o hâllerinden) vazgeçsinler.

13. Yeminlerini bozan, peygamberi (Mekke’den) çıkarmaya azmeden ve size karşı (savaşa) önce kendileri başlayan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Onlardan korkacak mısınız? Eğer (siz) mü’min kimseler iseniz, o hâlde (iyi bilin ki) Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.3

3. “İnsanın havf ve muhabbeti (korku ve sevgisi) halka teveccüh ettiği (yöneldiği) takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musîbet olur. Zîrâ korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını (yalvarmalarını) işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binâenaleyh havfın ile muhabbetini dünyadan ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîm’e (hikmetli yaratıcı olan Allah’a) tevcîh et (yönlendir) ki, senin havfın O’nun merhamet kucağına atılmak da, çocuğun annesinin kucağına atıldığı gibi, lezîz bir tezellül (lezzetli bir eziklik) olsun! Muhabbetin de saâdet-i ebediyeye vesîle olsun!” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 192)

14. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azâb etsin ve onları rezîl etsin, hem onlara karşı size yardım etsin ve mü’minlerden bir topluluğun gönüllerine şifâ versin!

15. Hem kalblerinin öfkesini gidersin! Allah, dilediğinin tevbesini (kendi lütfundan) kabûl eder. Çünki Allah, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

16. Yoksa (siz), içinizden cihâd edenleri ve Allah’dan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah ortaya çıkarmadan, kendi hâlinize bırakılacağınızı mı sandınız?4

4. “Din bir imtihandır. Teklîf-i İlâhî (Allah’ın dinle mükellef kılması) bir tecrübedir (imtihandır). Tâ, ervâh-ı âliye (yüksek ruhlar) ile ervâh-ı sâfile (alçak ruhlar), müsâbaka (imtihan yarışı) meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir ma‘dene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda (imtihan dünyasında) olan teklîfât-ı İlâhiye (dînin emirleri) bir ibtilâdır (imtihandır) ve bir müsâbakaya sevktir ki, isti‘dâd-ı beşer (insanın kābiliyeti) ma‘deninde olan cevâhir-i âliye (yüksek cevherler) ile mevâdd-ı süfliye (âdî maddeler), birbirinden tefrîk edilsin (ayrılsın).” (Zülfikār, 25. Söz, 90)

17. Müşriklerin, kendi küfürlerine (bizzat) kendileri şâhidler iken, Allah’ın mescidlerini (husûsan Kâ‘be’yi) i‘mâr etmeleri olacak şey değildir! İşte onların amelleri boşa gitmiştir. Ve ateşte onlar, ebedî olarak kalıcıdırlar.5

5. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın amcası Abbâs bin Abdülmuttalib Bedir Harbinde esir düştüğü vakit, henüz İslâm’la şereflenmemiş olup sıla-i rahmi (akrabâ ziyâretini) terk ettiğinden, Müslümanlar onu ayıpladılar. Hz. Ali (ra) ise daha ağır sözler söyledi. Abbâs bin Abdülmuttalib cevâben: “Bizim fenâlıklarımızı söylüyor, iyi huylarımızdan bahsetmiyorsunuz. Biz Kâ‘be’yi ta‘mîr eder ve perdedarlığını yaparız. Hacılara su dağıtıp esirleri serbest bırakırız” demesi üzerine bu âyet nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 235)

18. Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı hakkıyla edâ eden, zekâtı veren ve Allah’dan başkasından korkmayan kimseler i‘mâr eder; işte hidayete erenlerden olmaları umulanlar da onlardır!

19. Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm’ı i‘mâr etme (hizmetiyle meşgûl olan kimse)yi, Allah’a ve âhiret gününe îmân eden ve Allah yolunda cihâd eden bir kimse gibi mi tuttunuz? (Hâlbuki onlar) Allah katında bir olmazlar. Allah ise, zâlimler topluluğunu (isyanlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.

20. Îmân edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd edenler, Allah katında derece i‘tibârıyla daha büyüktürler. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir!

21. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve bir rıdvânı (en büyük ihsan olarak kendilerinden râzı olduğunu) ve onlar için içlerinde dâimî ni‘metler bulunan Cennetleri müjdeler!

22. (Onlar) orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. Şübhesiz ki (en) büyük mükâfât Allah katındadır.

23. Ey îmân edenler! Eğer îmâna karşı küfrü (tercîh edip) seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (dahi gerçek) dostlar edinmeyin! Artık içinizden kim onları (o hâlde iken gerçek) dost edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

24. De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, kabîleniz, kazandığınız mallar, (iyi iken) durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’dan, Resûlünden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah (hakkınızda azab) emrini getirinceye kadar bekleyin! Çünki Allah, fâsıklar topluluğunu (isyanlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.”6

6. Abdullah b. Ömer (ra) bir rivâyetinde diyor ki: “Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm)’dan işittim ki: ‘Bir malı veresiye olarak satıp da, sonra bu satılan şeyi bedelinden daha az bir fiyatla geri satın aldığınız vakit ve ineklerin kuyruklarına yapışıp zirâate râzı olarak cihâdı terk ettiğiniz zaman, artık size ancak kendi dînine geri dönünce kaldıracağı bir zilleti Allah-ü Teâlâ başınıza yükler!’ buyurdular.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 132)

25. And olsun ki Allah, size birçok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi gururlandırmıştı da (bu i‘timâdınız) size hiçbir fayda vermemişti ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti; sonra (düşmana) arkanızı çeviren kimseler olduğunuz hâlde dönüp kaçmıştınız.7

7. Huneyn Savaşı başlangıcında, İslâm Ordusunun öncü kuvvetleri pusuya düşerek ânî bir baskınla bozulunca, önce arkalarındaki ilk kuvvet, sonra da onları gören asıl ordu daha ne olduğu anlaşılmadan dağılmaya yüz tuttu. Cenâb-ı Hakk’ın, melâikeleri ehl-i îmânın yardımına göndermesiyle kısa zamanda toparlanan İslâm ordusu parlak bir zafere mazhar oldu. (Kurtubî, c. 4/8, 97-101)
“Fahru’l-Âlemîn (âlemlerin kendisiyle iftihâr ettiği) ve Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn (Âlemlerin Rabbinin sevgilisi) Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sahâbelerinin, müşrikîne (müşriklere) karşı Uhud’un nihâyetinde (sonunda) ve Huneyn’in bidâyetinde (başlangıcında) mağlûbiyetlerinin hikmeti nedir?
El-cevab: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı sahâbede (sahâbeler içinde) bulunan ekâbir-i sahâbeye (en büyük sahâbelere) istikbâlde (gelecekte) mukābil (onların şerefine denk) gelecek Hz. Hâlid (ra) gibi çok zâtlar bulunduğundan, şanlı şerefli olan istikbâlleri nokta-i nazarında bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbâliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi (gelecekteki iyiliklerinin peşin bir mükâfâtı) olarak mâzîde (öncesinde) onlara vermiş. Bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek, hâzırdaki (şimdiki) sahâbeler müstakbeldeki (gelecekteki) sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. Tâ o müstakbel sahâbeler berk-ı süyûf (kılıç parıltısı) korkusuyla değil, belki bârika-i hakīkat (hakīkat parıltısı) şevkiyle İslâmiyet’e girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri (yaratılışlarındaki kahramanlıkları) çok zillet çekmesin!” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 24)

26. Sonra Allah, peygamberinin üzerine ve mü’minlerin üzerine sekînetini (kalblere sükûnet ve huzur veren rahmetini) indirdi; hem sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular indirdi ve inkâr edenlere azâb etti. Kâfirlerin cezâsı ise, işte budur.

27. Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabûl eder (hikmetine binâen kendi lütfundan ona tevbe nasîb eder). Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

28. Ey îmân edenler! Müşrikler ancak bir necis (bir pislik)tir;8

8. “Muzır (zararlı) kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler (beyinsizler), Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nev‘-i habîsdirler (pis bir tâifedirler) ki, Fâtır-ı Hakîm (herşeyi hikmetle yaratan Allah) onları dünyanın i‘mârı için halk etmiştir (yaratmıştır) ve mü’min ibâdına (kullarına) ettiği ni‘metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyâsî (ölçü birimi) yapmıştır. Âkıbette (işin sonunda) müstehak oldukları (hak ettikleri) Cehenneme teslîm edecektir.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)

29. Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe îmân etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni din edinmeyen kimselerle, zelil bir hâle düşmüş kimseler olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!

30. Yahudiler: “Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler; hristiyanlar da: “Mesîh, Allah’ın oğludur” dediler. (Hâşâ!) Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Ki) önceden inkâr edenlerin sözüne benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!

31. (Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh’i Allah’dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!9

9. “İslâmiyet’in, hristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyet’in esâsı mahz-ı tevhiddir (husûsan Allah’ın birliğidir). Vesâit ve esbâba (vâsıtalar ve sebeblere) te’sîr-i hakīkī vermiyor. Îcad (yoktan var etme) ve makam cihetiyle kıymet vermiyor.
Hristiyanlık ise, ‘velediyet (Îsâ Aleyhisselâm’ın Allah’ın oğlu olduğu)’ fikrini kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba bir kıymet verir. Enâniyeti (benliği) kırmaz. Âdetâ rubûbiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. اِتَّخَذُٓوا اَحْباَنَهُمْ اَرْباَباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ [(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini (ve Meryemoğlu Mesîh’i) Allah’dan başka rabler edindiler] âyetine mâsadak (muhatab) olmuşlar. Onun içindir ki, hristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları gurur ve enâniyetlerini (benliklerini) muhâfaza etmekle berâber, sâbık (eski) Amerika reîsi Wilson gibi mutaassıb bir dindar olur.
Mahz-ı tevhid dîni olan (şirkin hiçbir çeşidine müsâade etmeyen) İslâmiyet içinde dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enâniyeti ve gurûru bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd (ilgisiz) kalıyorlar. Belki dinsiz oluyorlar.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 124)

32. Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (güyâ) söndürmek istiyorlar; hâlbuki kâfirler hoşlanmasa da Allah, mutlakā nûrunu tamamlamak ister.10

10. “Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev‘-i beşerin (bütün insanlığın) dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah! Hakīkat-i İslâmiye’nin güneşi ile, sulh-ı umûmî dâiresinde (umûmî bir huzur içinde) hakīkī medeniyeti görmekliği, rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz!” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 410)
Ayrıca İslâm Dîni’ni bozmaya çalışan bir kısım ehl-i dalâlete verilen cevablar için bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 283-293)

33. Müşrikler hoşlanmasa da, onu (İslâm’ı) dinlerin hepsine üstün kılmak için, Resûlünü hidâyet ve hak dîn ile gönderen O’dur. 11

11. “(Bu âyet-i kerîme) kemâl-i kat‘iyetle (kesinlikle) ihbâr ediyor (haber veriyor) ki: ‘Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak (üstün gelecek).’ Hâlbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan nasârâ (hristiyanlık) ve yahudi ve mecûsî (ateşperest) dinleri ve Roma, Çin ve Îrân hükûmeti gibi yüzer milyon tebaaları bulunan cihangîr (dünyaya hükmeden) devletlerin edyân-ı resmîleri (resmî dinleri) iken, kendi küçük kabîlesine karşı tam galebe edememiş bir vaziyette olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği dîni, umum dinlere gālib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbâr ediyor. Hem gāyet vuzuh ve kat‘iyetle (açık ve kesin) ihbâr ediyor. İstikbâl, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkī’den (Büyük Okyanus’tan) Bahr-i Muhît-i Garbî’ye (Atlas Okyanusu’na) kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdîk etmiştir.” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 25)

34. Ey îmân edenler! Doğrusu hahamlardan ve râhiblerden bir çoğu insanların mallarını bâtıl (haksız) sebeblerle yerler ve (onları) Allah yolundan men‘ ederler. Ve o kimseler ki, altın ve gümüşü biriktirirler ve onları Allah yolunda sarf etmezler. İşte onları (pek) elemli bir azâb ile müjdele!

35. Cehennem ateşi bunların (bu biriktirilen malların) üzerlerinde kızdırılacağı gün, artık onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak! (Kendilerine o gün:)(İşte) bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; öyleyse biriktirmekte olduklarınız (sebebiyle hak ettiğiniz azâb)ı tadın!” (denilecek).

36. Şübhesiz ki, gökleri ve yeri yarattığı günde, Allah’ın Kitâbı’nda (Levh-i Mahfûz’da) Allah katındaki ayların sayısı on iki aydır; onlardan dördü haram (aylar)dır. 12

12. Burada zikredilen “Haram aylar”dan murad, Zilka‘de, Zilhıcce, Muharrem ve Receb aylarıdır. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 251)

37. (Haram ayını hîle için başka bir aya) ertelemek (öyle i‘tibâr etmek), ancak küfürde bir artmadır; inkâr edenler onunla dalâlete düşürülür; onu bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da onu haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allah’ın haram kıldığını (güyâ) helâl kılsınlar! Amellerinin kötülüğü kendilerine süslü gösterildi. Hâlbuki Allah, kâfirler topluluğunu (isyanlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.13

13. Câhiliye devrinde Arablar birbirleriyle sık sık savaşırlardı. Eğer onlar savaş hâlinde iken haram aya girilirse, savaşı bırakmak istemezler ve o haram ay’ı helâl aylardanmış gibi sayıp, ayların tertîbi ile oynayarak güyâ haram ayları ertelerler ve yerine başka bir ay’ı haram kabûl ederlerdi. (Nesefî, c. 2, 182)

38. Ey îmân edenler! Size ne oldu ki: “Allah yolunda seferber olun!” denildiği zaman (olduğunuz) yere ağırlaştınız (çakılıp kaldınız)! Âhiretten (vazgeçip) dünya hayâtına mı râzı oldunuz? Fakat (iyi bilin ki) dünya hayâtının menfaati, âhiretin yanında ancak pek azdır.14

14. Bu âyet Tebük Seferi hakkındadır. Mevsim çok sıcak, yol pek uzun ve Medîne’de tam hurma toplama zamânı olduğundan, bazı mü’minlerin bu sefere iştirâkte ağır davranması bu âyetin nüzûl sebebi oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 253)
Ayrıca dünya hayâtının âhirete tercîh edilmemesi hakkında, bakınız; (sahîfe 30, hâşiye 6; sahîfe 254, hâşiye 2; Sözler, 14. Söz 37-39)

39. Eğer (savaş için) koşup toplanmazsanız, (Allah) sizi (pek) elemli bir azâb ile cezâlandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; hem O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Çünki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

40. Eğer ona (Muhammed’e) yardım etmezseniz o takdirde (bilin ki), muhakkak o inkâr edenler, (Ebû Bekir’le berâber) iki kişiden biri olarak onu (Mekke’den) çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti. O zaman o ikisi mağaradaydılar da hani arkadaşına: “Üzülme, şübhesiz ki Allah bizimle berâberdir!” diyordu. 15 Artık Allah, ona sekînetini (kalblerine sükûnet ve huzur veren rahmetini) indirmiş, sizin görmediğiniz ordularla da ona (Resûlüne) kuvvet vermiş ve inkâr edenlerin sözünü (küfür da‘vâlarını) en alçak kılmıştı. En yüce olan, ancak Allah’ın sözüdür. 16

15. “O zâtın (asm) evvel ve âhir bütün ahvâl (hâlleri) ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, her bir hareketi, her bir hâli hârikulâde değilse de onun sıdkına (doğruluğuna) delâlet eder. Ez-cümle: Ğâr (mağara) mes’elesinde, Ebû Bekri’s-Sıddîk ile berâber halâs ve kurtuluş ümîdi tamâmıyla kesildiği bir anda: لَاتَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَناَ ‘Korkma, Allah bizimle berâberdir!’ diye Ebû Bekri’s-Sıddîk’a verdiği tesellî, hem tavk-ı beşer fevkınde (insanların tâkatinin üzerinde) bir ciddiyetle ve bir metânetle (sağlamlıkla) ve bir şecâatle (kahramanlıkla), hem havfsız (korkusuz) ve tereddüdsüz gösterdiği vaziyet, elbette sıdkının (doğruluğunun) ve nokta-i istinâdı (dayanma noktası) olan Hâlık’ına (yaratıcısına) i‘timâdının güneş gibi parlak bir bürhânıdır (delîlidir). (...) O zâtın (asm) ahvâl ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun (asm) sıdkını ve hakkāniyetini (haklılığını) gösterirse, hey’et-i mecmûası (hep birlikte), onun sıdk-ı nübüvvetine (peygamberliğinin doğruluğuna) öyle kuvvetli bir delîl olur ki, şeytanları bile tasdîke mecbûr eder.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 155)
16. “Evet söz odur ve ona derler: Hak olup, Hakk’tan gelip, hak diyen ve hakīkati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, 7. Söz, 19-20)

41. (Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak (savaş için) seferber olun17 ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihâd edin!18

17. Bir rivâyette, Ebû Talha (ra) Tevbe Sûresini okumuş ve “(Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak (savaş için) seferber olun” meâlindeki âyete geldiğinde: “Görüyorum ki Rabbimiz, genç ihtiyar demeden umûmen seferber olmamızı emrediyor. Ey oğullarım, beni techîz edip hazırlayın!” demişti. Oğulları: “Allah sana merhamet etsin. Sen ölünceye kadar Resûl-i Ekrem (asm) ile berâber muhârebelerde bulundun. Ölünceye kadar hem Ebû Bekir (ra) hem de Ömer (ra) ile birlikte de harb ettin. Şimdi senin yerine harbe artık biz gideceğiz” dediler ise de kabûl etmedi. Deniz seferine çıktı ve şehîdlik mertebesini kazandı. Ancak dokuz gün sonra mübârek cesedini defnedebilecekleri bir ada bulabildiler. Cesedi hiç değişmemişti. Onu, bu uğradıkları adaya defnettiler. (İbn-i Kesîr, c. 2, 144)
18. “Ey insanlar! Fânî (geçici), kısa, fâidesiz ömrünüzü bâkī (ebedî), uzun, fâideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Mâdem istemek insâniyetin iktizâsıdır (gereğidir), Bâkī-i Hakīkī’nin yoluna sarf ediniz! Çünki Bâkī’ye müteveccih (yönelik) olan şey, bekānın (ebediyetin) cilvesine (bir parıltısına) mazhar olur. Mâdem her insan gāyet şiddetli bir sûrette uzun bir ömür ister, bekāya âşıktır ve mâdem bu fânî ömrü, bâkī ömre tebdîl eden (çeviren) bir çâre var ve ma‘nen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insâniyeti sukūt etmemiş (düşmemiş) bir insan, o çâreyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye (uygulamaya) çalışacak ve tevfîk-ı hareket edecek (uygun davranacak). İşte o çâre budur: ‘Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız.’ لِلّٰهِ*[Allah için], لِوَجْهِ اللّٰهِ*[Allah’ın rızası için], لِأَجْلِ اللّٰهِ*[Allah’(ın emrin)den dolayı] rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakīkaları seneler hükmüne geçer.” (Lem‘alar, 3. Lem‘a, 13-14)

42. Eğer yakın bir (dünya) menfaat(i) ve orta (mesâfede) bir yolculuk olsaydı (o geride kalan münâfıklar) elbette sana tâbi‘ olurlardı; fakat meşakkatli mesâfe(deki Tebük Seferi) onlara uzak geldi. Bununla berâber: “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle berâber çıkardık!” diye Allah’a yemîn edeceklerdir. (Bu yalan yeminleriyle) kendilerini helâk ediyorlar. Allah ise, hiç şübhesiz onların yalancı kimseler olduklarını biliyor.

43. (Habîbim, yâ Muhammed!) Allah, (geçmiş gelecek her türlü günahtan korumakla) seni affetmiştir. (Fakat) doğru (söyleyen) kimseler sana belli olmadan ve yalancıları bilmeden niçin onlara izin verdin?

44. Allah’a ve âhiret gününe îmân edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihâd etmeleri husûsunda (cihaddan geri kalmak için) senden izin istemez. Allah ise, takvâ sâhiblerini pek iyi bilendir.

45. Ancak Allah’a ve âhiret gününe îmân etmeyen ve kalbleri şübheye düşmüş olup da şübheleri içinde bocalayıp duranlar senden izin ister.

46. Eğer (cihâda) çıkmak isteselerdi, elbette onun için bir hazırlık (bir tedbir) hazırlarlardı; fakat Allah onların (cihâda) çıkmaya kalkmalarını çirkin gördü de onları (o şereften) alıkoydu; (onlara:)(Evlerinde) oturan (kadın)larla berâber oturun!” denildi.

47. Eğer içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir şey artırmazlardı ve sizi fitneye düşürmek isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde onları can kulağıyla dinleyecek olanlar da var. Allah ise, o zâlimleri çok iyi bilendir.

48. And olsun ki (onlar) daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana birtakım işler çevirmişlerdi; nihâyet hak geldi ve onlar (bundan) hoşlanmayan kimseler oldukları hâlde Allah’ın emri gālib geldi.

49. Onlardan öylesi de vardır ki: “Bana izin ver de beni fitneye düşürme!” der. Dikkat edin, (onlar zâten) fitneye düşmüşlerdir! Muhakkak ki Cehennem, kâfirleri elbette çepeçevre kuşatıcıdır.19

19. Münâfıklar, Tebük Seferine katılmamak için Hz. Peygamber (asm)’dan izin istemişler, o da izin vermişti. Çünki Efendimiz, harbe samîmî olarak iştirâk etmeyenlerden hayır gelmeyeceğini biliyordu. Münâfıklardan bir kısmı da: “Ne yapalım, biz kadınlara pek düşkünüz. Harbe iştirâk edip Rum kadınlarını görünce, nefsimize mağlûb düşeceğiz. Bu da bizim hakkımızda bir fitne olacak” diyerek, güyâ seferden muâf tutulmalarına meşrûiyet kazandıracak bir bahâne ileri sürüyorlardı. (İbn-i Kesîr, c. 2, 147)

50. Eğer sana bir iyilik isâbet ederse, (bu) onları üzer. Fakat sana bir musîbet gelirse: “Doğrusu (biz) önceden tedbîrimizi almıştık” derler ve onlar sevinçli kimseler olarak dönüp giderler.

51. De ki: “Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize aslâ isâbet etmez.20

20. “Eğer desen: ‘Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selb etmiştir (elimizden almıştır). İnbisat ve cevelâna müştâk (açılmaya ve coşmaya düşkün) olan kalb ve ruh için kadere îman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?’
El-cevab: Kat‘â ve aslâ! Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hıffet (hafiflik), bir rahatlık ve revh u reyhânı (rahat ve huzûru) veren ve emn-i emânı (tam bir güveni) te’mîn eden bir sürur (sevinç), bir nûr veriyor. Çünki insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhunun omzunda taşımaya mecburdur.
Çünki insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makāsıd ve metâlibi (maksadları ve istekleri) var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti bunların milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği ma‘nevî sıkıntının ağırlığı ne kadar müdhiş ve muvahhiş (vahşet verici) olduğu anlaşılır.
İşte kadere îman, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine (gemisine) atar, kemâl-i râhatla, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına (coşarak dolaşmasına) meydan verir. Yalnız nefs-i emmârenin (kötülükleri emreden nefsin) cüz’î hürriyetini selb eder (çekip alır) ve fir‘avniyetini ve rubûbiyetini (rab olma da‘vâsını) ve keyfemâ yeşâ (dilediğince) hareketini kırar. Kadere îman o kadar lezzetli ve saâdetlidir ki, ta‘rîf edilmez.” (Tılsımlar, 26. Söz, 88)

52. De ki: “(Siz) bizim için iki iyiliğin (zafer veya şehâdetin) birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Biz ise sizin için, Allah’ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle size bir azab vermesini bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, doğrusu biz de (Allah’ın size nasıl muâmele edeceğini görmek üzere) sizinle berâber bekleyicileriz!”

53. De ki: “(Allah yolunda) ister gönüllü ister gönülsüz harcayın, (verdikleriniz) sizden (aslâ) kabûl edilmeyecektir. Çünki siz, bir fâsıklar topluluğu oldunuz!”

54. Onların harcamalarının, kendilerinden kabûl edilmesine mâni‘ olan, gerçekten onların Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak tenbel tenbel gelmeleri ve (mallarını) ancak isteksiz kimseler olarak harcamalarından başka bir şey değildir.

55. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık onların ne malları, ne de evlâdları seni imrendirmesin! Allah bunlarla ancak, onlara dünya hayâtında azâb etmeyi ve onların kâfir kimseler olarak canlarının çıkmasını istiyor.

56. Doğrusu onlar, muhakkak sizden olduklarına dâir Allah’a yemîn de ediyorlar. Hâlbuki onlar sizden değildirler; fakat onlar (sizden) korkan (ve bunun için Müslüman gözüken) bir topluluktur.

57. Eğer bir sığınak veya mağaralar veya girecek herhangi bir delik bulsalardı, elbette onlar koşarak oraya yönelirlerdi.

58. Onlardan öylesi de vardır ki, sadakalar (ve ganîmetlerin taksîmi) husûsunda seni ayıplar. Artık onlardan kendilerine verilirse hoşnûd olurlar; fakat onlardan (o arzu ettikleri şeylerden) kendilerine verilmezse hemen kızarlar.

59. Gerçekten onlar, Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine râzı olup: “Allah bize yeter; Allah bize fazlından yakında (yine) verir, Resûlü de (verir); doğrusu biz ancak Allah’a rağbet edicileriz” deselerdi (elbette kendileri için hayırlı olurdu).

60. Sadakalar (zekâtlar), Allah’dan bir farz olarak ancak, fakirlere, yoksullara, (zekâtı toplamak için me’mur kılınmakla) onun üzerine çalışanlara, kalbleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (âzâd edilmek üzere efendisiyle belli bir bedel karşılığında anlaşmış olan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara mahsustur.21

21. “Havâs (yüksek tabaka) kısmı avâmdan (aşağı tabakadan), zengin kısmı fukarâdan (fakirlerden) hatt-ı muvâsalayı (kavuşma çizgisini) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât ile hurmet-i ribâya (zekâtın farz, fâizin haramlığına) mürâat etmediklerinden (uymadıklarından), tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlar arasındaki irtibat) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram (hürmet), itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları (sesleri), hased (kıskançlık) bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (çığlıkları) yükselir. Kezâlik (bunun gibi) yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif (iltifât etmek) yerine zulüm ateşleri, tahakkümler (baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)

61. Onlardan (o münâfıklardan) öyleleri de vardır ki, peygamberi incitirler ve: “O (her söylediğimizi dinleyen) bir kulaktır” derler.22

22. Münâfıklar kendi aralarında: “Muhammed, dinleyen bir kulaktır. Biz onun aleyhinde istediğimiz herşeyi söyleriz ve sonra ona gidip sadâkat yemîni yaparız. O da bize inanır” derlerdi. Sevgili Peygamberimiz (asm) ise, münâfıkların böylesi kötü hareketlerini çok iyi bildiği hâlde yüzlerine vurmayıp, onlara yumuşak muâmele ederdi. Kim olursa olsun, Allah üzerine ettiği yemîne, bilhassa hürmet ederdi. Onlar da bunu “hâşâ!” basit bir davranış telakkī ettiklerinden, câhillik çukuruna dalıp boşboğazlık etmeyi bir ma‘rifet sayarlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 272)

62. (Münâfıklar) sizi hoşnûd etmek için size Allah’ın üzerine yemîn ederler. Eğer mü’min kimseler iseler, kendisini râzı etmelerine Allah ve Resûlü daha lâyıktır.

63. Şunu gerçekten bilmediler mi ki, kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse artık şübhesiz onun için, içinde ebedî olarak kalıcı olduğu Cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur.

64. Münâfıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin onlara (mü’minlere) indirilmesinden endişe ederler. De ki: “(Siz) alay edin. Şübhesiz ki Allah, kaçındığınız şeyi ortaya çıkarıcıdır.”

65. And olsun ki onlara (niçin alay ettiklerini) sorsan, elbette: “Biz ancak (lâfa) dalıp şakalaşıyorduk” derler. De ki: “Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberiyle mi alay ediyordunuz?”23

23. Katâde (ra)’dan rivâyet edilmiştir: “Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Tebük Seferi için yola çıktığında, münâfıklardan mel‘un bir tâife, hem önünde yürüyor, hem de: ‘Şu adam Rum saraylarını ve sağlam kalelerini fethedeceğini zannediyor. Heyhât! O nerede, Şam’ın sarayları nerede?’ diyerek birbirlerine alaylı bir şekilde lakırdı ediyorlardı. Allah, bunların ettikleri o dedikodulardan peygamberini haberdâr eyledi ve münâfıklar huzûra çağırılıp kendilerine, neden böyle çirkin bir harekette bulundukları sorulduğunda: ‘Biz sâdece yolculuk meşakkatini hissetmeyelim diye birbirimizle şakalaşıp eğleniyorduk ve başka hiçbir maksadımız yoktu’ deyip Allah’a yemîn etmişlerdi.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 153)
Aynı tâifeden birisi olan Muhaşşî bin Humeyr el-Eşcaî ise, bu âyeti işittiğinde tevbe ederek şöyle dedi: “Allah’ım! Şübhesiz ben, benim de dâhil bulunduğum bir âyet işitmekteyim ki ondan tüyler ürperir ve kalbler titrer! Allah’ım! Benim vefâtımı senin yolunda şehîd edilme kıl ve hiçbir kimse: ‘Ben gaslettim, ben tekfîn ettim (kefenledim), ben defnettim’ demesin!” O zâtın, pişman olarak yaptığı bu samîmî duâsı kabûl edilmekle, Yemâme gününde şehîd oldu. Mü’minlerden bazıları onu aradılar ise de bulamadılar. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 277)

66. (Boşuna) özür dilemeyin; îmân etmenizden sonra gerçekten kâfir(liğinizi açığa vurmuş) oldunuz! İçinizden bir kısmını (samîmî tevbelerine binâen) affetsek bile, bir kısmına da gerçekten onlar günahkâr kimseler olduklarından dolayı azâb edeceğiz!

67. Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten men‘ ederler ve ellerini sıkı tutarlar (hayır yapmazlar). (Onlar) Allah’ı unuttular, bunun üzerine (O da) onları unuttu (lütfundan mahrûm etti)! Şübhesiz ki münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir.

68. Allah, münâfık erkeklere, münâfık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebediyen kalıcı oldukları Cehennem ateşini va‘d etti.24

24. “Ateş ile yapılacak azab, Kur’ân’a imtisâl etmeyen (uymayan) kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tûfân vesâir musîbetler gibi mü’min ve kâfir bütün insanlara şâmil musîbetlerden değildir. Ancak bu ateş musîbetini celb edenler (çekenler), ehl-i küfür ve ehl-i inkâr olanlardır. Onların bu belâdan kurtulmaları, ancak Kur’ân-ı Kerîm’e imtisâl etmeleriyle (uymalarıyla) mümkündür.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 181)

69. (Ey münâfıklar! Siz de) sizden öncekiler gibisiniz; (hâlbuki onlar) kuvvetçe sizden daha şiddetli, mallar ve çocuklar cihetiyle daha çok idiler. Böylece (onlar dünyadan) kendi nasibleriyle faydalanmak istediler; sizden öncekiler kendi paylarına düşenle nasıl zevk sürmek istedilerse, artık siz de kendi kısmetinizle faydalandınız ve (bâtıla) dalanlar gibi (siz de o batağa) daldınız. İşte onlar dünya ve âhirette amelleri boşa gidenlerdir. Ve yine onlar gerçekten hüsrâna uğrayanlardır.

70. Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin, İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve (Lut kavmi gibi) alt üst olan (şehir)lerin haber(ler)i gelmedi mi? Peygamberleri onlara mu‘cizeler getirmişti. Böylece Allah onlara zulmediyor değildi; fakat (onlar bu inkârlarıyla) kendilerine zulmediyorlardı.25

25. “Kavm-i Nûh ve Semûd ve Âd ve Fir‘avun ve Nemrûd gibi bütün muârızlar (karşı çıkanlar) gadab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) ve azâbını ihsâs edecek (hissettirecek) bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi, kāfile-i kübrânın (bu büyük kāfilenin) Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Muhammed Aleyhimüssalâtü Vesselâm’lar gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hârika ve mu‘cizâne (mu‘cize olarak) ve gaybî bir sûrette mu‘cizelere ve ihsânât-ı Rabbâniyeye (Allah’ın ihsanlarına) mazhar olmuşlar. Bir tek tokat, hiddeti; bir tek ikram, muhabbeti (sevgiyi) gösterdiği gibi, binler tokat muârızlara (karşı tarafdakilere) ve binler ikram ve muâvenet (yardım) kāfileye gelmesi, bedâhet derecesinde (apaçık) ve gündüz gibi zâhir (görünen) bir tarzda o kāfilenin hakkāniyetine (haklılığına) ve sırât-ı müstakīmde (doğru yolda) olduğuna şehâdet ve delâlet eder.” (Şuâ‘lar, 6. Şuâ‘, 92)

71. Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar ise birbirlerinin dost (ve yardımcı)larıdırlar. İyiliği emreder, kötülükten yasaklarlar, namazı hakkıyla edâ ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlüne itâat ederler. İşte onlar, Allah’ın kendilerine (âhirette de) merhamet edeceği kimselerdir. Şübhesiz ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

72. Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler va‘d etti.26

26. “Hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukābil, îmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukābil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukābil, şükür ile hürmet etmekle mukābele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfâtı (bir mükâfât yerini), bir saâdet-i ebediyeyi vermesin?” (Zülfikār, 10. Söz, 18)
“Saâdet-i ebediye iki kısımdır: Birincisi ve en yüksek kısmı: Allah’ın rızâsıyla, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine (yakınlığına) mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise, saâdet-i cismâniyedir (bedenle olan saâdettir). Bunun esasları ise, süknâ (mesken), ekl (yeme), nikâh (evlenme) olmak üzere üçtür. Ve bu üç esâsın derecelerine göre saâdet-i cismâniye tebeddül eder (değişir). Ve bu kısım saâdeti ikmâl ve itmâm eden (tamamlayan), hulûd ve devamdır. Çünki saâdet devâm etmezse, zıddına inkılâb eder (döner).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 196)
Ayrıca Cennet hayâtı hakkında, bakınız; (Sözler, 28. Söz, 169-175)

73. Ey peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et ve onlara sert davran! Onların varacağı yer ise, Cehennemdir. Ve o ne kötü varılacak yerdir!

74. (O sözü) söylemediklerine dâir Allah’a yemîn ediyorlar. Hâlbuki, o küfür sözünü gerçekten söylediler de İslâm(ı kabûl etme)lerinden sonra kâfir oldular ve muvaffak olamadıkları şeye (peygambere sû-i kasd yapmaya da) yeltendiler. Sırf Allah ve Resûlü, fazlından kendilerini zengin etti diye (buna rağmen nankörlük ederek) intikām almaya kalktılar. Artık tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette (pek) elemli bir azâb ile cezâlandıracaktır! Yeryüzünde onlar için ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!27

27. Tebük Seferine hazırlık yapılırken, Cülâs bin Süveyd, bir merkebe binmiş olduğu hâlde, mü’minleri cihaddan soğutmak maksadıyla: “Eğer Muhammed’in sözleri doğru ise, ben şu üzerinde bulunduğum merkebden daha alçak olayım” dedi. Bunu işiten oğlu Mus‘ab bu söylenenleri Hz. Peygamber (asm)’a bildirince, Cülâs hemen Peygamber (asm)’ın huzûruna çağırıldı ve: “Ey Cülâs! Sen bunları söyledin mi?” diye sorduğunda, bunu aslâ söylemediğine dâir Allah’a yemîn etmesi üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Nesefî, c. 2, 195)

75. Onlardan kimisi de: “Yemîn olsun ki, eğer (Allah) fazlından bize verirse, mutlakā sadaka (ve zekâtını) vereceğiz ve mutlakā sâlihlerden olacağız” diye Allah’a söz verdi.

76. Fakat (Allah) fazlından onlara verince, onda cimrilik ettiler ve onlar (Allah’a itâatten) yüz çeviren kimseler olarak (sözlerinden) döndüler.

77. İşte Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söyleyegelmeleri sebebiyle, (Allah da) âkıbetlerini, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalblerinde (devâm edecek) bir nifak yaptı.

78. Bilmediler mi ki şübhesiz Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir; çünki şübhesiz Allah, (bütün) gizlilikleri çok iyi bilendir!28

28. “Hiçbir şey O’ndan gizlenmesi kābil (mümkün) değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ, güneşi görmemesi kābil olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in (sonsuz ilim ve Celâl sâhibi olan Allah’ın) nûr-ı ilmine karşı eşyânın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kābildir, muhâldir (imkansızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır (bakıyor) ve mukābildir (karşısındadır) ve dâire-i şuhûdundadır (görmektedir) ve herşeye nüfûzu var (ilmi herşeye işliyor).
Şu câmid (ruhsuz) güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuâ‘ı gibi zînûrlar (nûrlu şeyler); hâdis (sonradan olma), nâkıs (noksan), ârız oldukları hâlde, onların nûrları, mukābilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse (işlerlerse), elbette vâcib ve muhît (kuşatan) ve zâtî (kendine âid) olan nûr-ı ilm-i ezelîden (Allah’ın ezelî ilminin nûrundan) hiçbir şey gizlenemez ve hâricinde (dışında) kalamaz. (...)
Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına (gereğine) göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73-75)

79. Sadakalar husûsunda, (onu, imkânları olup) gönülden (gelerek çokça) veren mü’minleri de (zengin olmadıklarından) güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları da ayıplayarak, bu yüzden onları alaya alan (o münâfık)lar yok mu, (asıl) Allah onlarla alay etmiştir ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır!

80. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onlar için ister mağfiret dile, ister onlar için mağfiret dileme (hiç fark etmez)! Eğer onlar için yetmiş def‘a da istiğfâr etsen, Allah onları aslâ bağışlamayacaktır! Bu, şübhesiz ki onların, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri sebebiyledir. Allah ise, (inkârlarındaki ısrarları yüzünden) fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

81. (Tebük Seferinden) geride bırakılan (münâfık)lar, Allah Resûlüne muhâlefet ederek (sefere çıkmayıp) oturmalarıyla sevindi(ler); mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd etmekten hoşlanmadılar ve: “Bu sıcakta sefere çıkmayın!” dediler. De ki: “Cehennem ateşi sıcaklık cihetiyle daha çetindir!” Eğer anlasalardı!

82. Artık kazanmakta oldukları (günahları)na bir cezâ olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!29

29. “Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri (sonu) kıştır. Öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah (kabir âleminin) kışıdır.
Geçmiş zamânın elli sene evvelki hâdisâtı (hâdiseleri) sinema ile hâl-i hazırda (şimdi) gösterildiği gibi, gelecek zamânın elli sene sonraki istikbâl (gelecek) hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefâhetin (haktan sapan ve günahlara dalan insanların) elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû‘ (haram) keyiflerine nefretler ve teellümlerle (acılarla) ağlayacaklardı.” (Asâ-yı Mûsâ, 3. Mes’ele, 8)

83. Öyleyse Allah seni (Tebük Seferinden sonra) onlardan bir tâifeye döndürür de (bundan sonraki savaşlara) çıkmak için senden izin isterlerse, o takdirde de ki: “Artık ebedî olarak, benimle berâber (cihâd için) aslâ çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla aslâ savaşmayacaksınız! Çünki siz ilk def‘a (çağrıldığınızda) oturmaya râzı oldunuz; öyleyse geride kalanlarla berâber oturun!”

84. Onlardan ölen birinin üzerine, ebedî olarak aslâ namaz kılma30

30. “ ‘Münâfık öldükten sonra namazı kılınmaz’ meâlindeki âyet, o zamandaki ihbâr-ı İlâhî (Allah’ın haber vermesi) ile bilinen kat‘î münâfıklar demektir. Yoksa zan ile, şübhe ile münâfık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem لآَ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ [Allah’dan başka ilâh yoktur] der, ehl-i kıbledir. Sarih (açık) küfür söylemese veyâhut tevbe etse, namazı kılınabilir.” (Emirdağ Lâhikası I, 110)

85. Onların malları ve evlâdları seni imrendirmesin! Allah bunlarla ancak (bu ısrarlı inkârları sebebiyle) onlara hem dünyada azâb etmeyi hem de (affa lâyık olmadıklarından) onların kâfir kimseler olarak canlarının çıkmasını istiyor.

86. “Allah’a îmân edin ve Resûlü ile berâber cihâd edin!” diye bir sûre indirildiğinde, içlerinden servet sâhibi olanlar, senden izin istedi ve: “Bizi bırak, (evlerinde) oturan (kadın)larla berâber olalım!” dediler.

87. Geride kalan (kadın)larla berâber olmaya râzı oldular ve (isyanlarındaki ısrarları yüzünden) kalbleri mühürlendi; artık onlar (hakkı) anlamazlar!

88. Fakat peygamber ve berâberindeki îmân edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler! İşte, (bütün) hayırlar ancak onlar içindir ve işte onlar gerçekten kurtuluşa erenlerdir.31

31. “Herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da‘vâ açılmış ki her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek da‘vâyı kazanmak için bilâ-tereddüd (tereddüd etmeden) sarf edecek. İşte o da‘vâ ise (...) herkesin îman mukābilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen (köşklerle süslü) ve bâkī (ölümsüz) ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı başına açılmış. Eğer îman vesîkasını sağlam elde etmezse kaybedecek.” (Asâ-yı Mûsâ, 4. Mes’ele, 12)

89. Allah onlar için, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı;32

32. “Dünya, âlem-i âhirete bir fihrist hükmündedir. Bu fihristte âlem-i âhiretin mühim mes’elelerine olan işâretlerden biri, cismânî olan rızıklarda lezzetlerdir. Bu fânî, hakīr (kıymetsiz) ve zelîl (alçak) dünyada bu kadar ni‘metleri ihsâs (hissettirmek) ve ifâza etmek (bolca vermek) için insanın vücûdunda yaratılan havâs (duygular) ve hissiyât (hisler), ve cihâzât ve a‘zâ gibi âlât (âletler) ve edevâtından (takımlardan) anlaşılıyor ki, âlem-i âhirette تَجَرِّ مِنْ تَحْتِهاَ الْأَنْهاَرُ [Altlarından ırmaklar akar] âyet-i kerîmesinin delâletiyle kasırların altında, ebediyete lâyık cismânî ziyâfetler olacaktır.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 192)

90. Ve bedevîlerden özür bahâne edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler; Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise oturdu. Onlardan inkâr edenlere yakında (pek) elemli bir azab isâbet edecektir!

91. Allah’a ve Resûlüne sâdık kaldıkları takdirde, zayıflara da hastalara da sarf edecek bir şey bulamayanlara da (cihaddan geri kalmalarından dolayı) bir günah yoktur. (Böyle sâdık kalarak) iyilik edenlerin aleyhine (onları suçlamak için) bir yol yoktur. Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

92. Kendilerini (savaşa katılmak üzere bir binek te’mîn ederek) bindirmen için sana geldikleri zaman: “Sizi üzerine bindireceğim bir şey (bir binek) bulamıyorum!” deyince, (kendilerinden) sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselerin aleyhine de (suçlamak için yol yoktur)!

93. (Aleyhlerine) yol, ancak kendileri zengin kimseler oldukları hâlde (sırf cihâda gitmemek için) senden izin isteyenleredir. (Onlar) geride kalan (kadın)larla berâber olmaya râzı oldular; Allah da (isyanlarındaki inadları sebebiyle) onların kalblerini mühürledi; artık onlar (hakkı) bilmezler.

94. (O münâfıklar, Tebük’ten) kendilerine döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: “(Hiç) ma‘zerette bulunmayın, size aslâ inanmayacağız! Allah, sizin haberlerinizden bir kısmını gerçekten bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecek, Resûlü de! Sonra, gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilen (Allah’)a döndürüleceksiniz; artık (O da) size, yapmakta olduğunuzu haber verecektir!”33

33. “Her bir tohum, ism-i Hafîz’ın (Cenâb-ı Hakk’ın muhâfaza ediciliğinin) cilvesiyle ve ihsânıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği ırsiyeti (mîrâsı) iltibassız (karıştırmadan), noksansız muhâfaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz hârika-i muhâfazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyâmet ve haşirde hafîzıyetin tecellî-i ekberini (en büyük tecellîsini) göstereceğine kat‘î bir işârettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil (geçici), fânî tavırlarda, bu derece kusursuz, galatsız (hatâsız) olan hafîzıyet cilvesi bir hüccet-i kātıadır (kesin bir delildir) ki, ebedî te’sîri ve azîm (çok büyük) ehemmiyeti bulunan emânet-i kübrâ hamelesi (büyük emânetin taşıyıcısı) ve arzın halîfeleri olan insanların ef‘âlleri ve âsârları ve akvâlleri (fiil, eser ve sözleri) ve hasenât ve seyyiâtları (iyilik ve kötülükleri), kemâl-i dikkatle muhâfaza edilir, sonra muhâsebesi görülecektir. Âyâ (acabâ) bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûstur (gönderilmiştir) ve saâdet-i ebediyeye (Cennete) ve şekāvet-i dâimeye (Cehenneme) namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 145)
“Muzır (zararlı) kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler (beyinsizler), Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nev‘-i habîsdirler (pis bir tâifedir) ki, Fâtır-ı Hakîm (herşeyi hikmetle yaratan Allah) onları dünyanın i‘mârı için halk etmiştir (yaratmıştır) ve mü’min ibâdına (kullarına) ettiği ni‘metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyâsî (ölçü birimi) yapmıştır. Âkıbette, müstehak oldukları Cehenneme teslîm edecektir.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)

95. (O münâfıklar, Tebük’ten) kendilerine döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: “(Hiç) ma‘zerette bulunmayın, size aslâ inanmayacağız! Allah, sizin haberlerinizden bir kısmını gerçekten bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecek, Resûlü de! Sonra, gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilen (Allah’)a döndürüleceksiniz; artık (O da) size, yapmakta olduğunuzu haber verecektir!”33

96. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemîn edecekler. Fakat (siz) onlardan râzı olsanız bile, artık Allah, o fâsıklar topluluğundan aslâ râzı olmaz!

97. (Arabların göçebe kısmı olan) bedevîler, küfür ve nifak cihetiyle (şehirdekilerden) daha şiddetli ve Allah’ın, Resûlüne indirdiği şeylerin (o hükümlerin) hudûdunu bilmemeye daha lâyıktırlar. Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

98. Hem bedevîlerden öylesi vardır ki, (Allah yolunda) harcadığını zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) sizin başınıza belâlar gelmesini bekler. (O) kötü belâ kendi başlarına gelsin! Hâlbuki Allah, Semî‘ (onların sözlerini hakkıyla işiten)dir, Alîm (niyetlerini hakkıyla bilen)dir.

99. Bedevîlerden öylesi de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe îmân eder, (Allah yolunda) harcadığını Allah katında yakınlıklara ve peygamberin duâlarına vesîle sayar. Bilesiniz ki gerçekten o (harcadıkları şeyler), kendileri için (Allah katında) bir yakınlıktır. Allah, onları yakında rahmetine (Cennetine) koyacaktır. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

100. Sâbikūn’un, (İslâm’a olan hizmetleriyle öne geçenlerin) birincileri olan Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzelce tâbi‘ olanlar var ya, Allah onlardan râzı olmuştur ve (onlar da) O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlar için, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır; orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur!34

34. Sahabe-i Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn), bu âyette Kur’ân’ın böyle medh ü senâsına mazhar olmakla, kendilerinden sonra gelen insanlardan hiç kimsenin erişemeyeceği birincilik derecesine eriştiler. (Râzî, c. 8/16, 175)
“Fazîlet-i a‘mâl (amellerin fazîleti) ve sevâb-ı ef‘âl (fiillerin sevâbı) ve fazîlet-i uhreviye (âhiret fazîleti) cihetinde sahâbelere yetişilmez. Çünki, nasıl bir asker bazı şerâit (şartlar) dâhilinde, mühim ve mahûf (korkulu) bir mevki‘de bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir ve bir dakīkada bir kurşunu yemekle, en ekall (en az) kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makāma çıkıyor. Öyle de, sahâbelerin te’sîs-i İslâmiyet’te (İslâmiyet’in temelleri atılırken) ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede (Kur’ân’ın hükümlerini yaymadaki) hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya i‘lân-ı harb (savaş i‘lân) etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakīkasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakīkaları, o hizmet-i kudsiyede (mukaddes hizmette), o şehîd olan neferin (askerin) dakīkası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.” (Sözler, 27. Söz, 165)

101. Çevrenizdeki bedevîlerden münâfık olanlar da vardır. Medîne halkından da (bazıları) vardır ki, nifakta mahâret kazanmışlardır, (sen ise) onları bilmezsin! Onları biz biliriz. Onlara yakında iki def‘a (dünyada ve kabirde) azâb edeceğiz; sonra da (âhirette) büyük bir azâba döndürüleceklerdir.

102. Diğerleri de günahlarını i‘tirâf ettiler; sâlih bir ameli, kötü olan bir başkasıyla karıştırdılar. Umulur ki Allah, onların tevbesini kabûl eder. Şübhesiz Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

103. Onların mallarından bir sadaka al ki, onunla kendilerini (günahlardan) temizleyesin ve onları arındırasın. Hem onlar için duâ et! Çünki senin duân onlar için (kalblerini) bir yatıştırmadır. Allah ise, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.

104. Bilmediler mi ki, kullarından tevbe’yi kabûl eden ve sadakaları alan şübhesiz ancak Allahdır; Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (kullarına çok merhamet eden) de ancak Allah’dır.

105. Ve de ki: “(Dilediğinizi) yapın! Artık yaptığınızı Allah görecek, Resûlü ve mü’minler de! Sonra yakında, gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilen (Allah’)a döndürüleceksiniz; artık (O da) size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”

106. (Savaşa gitmeyenlerin) diğer bir kısmı da Allah’ın emrine bırakılmış kimselerdir; onlara ya azâb eder, ya da (hikmetine binâen, kendi lütfundan) tevbelerini kabûl eder. Çünki Allah, Alîm (onların kalbinde olanı hakkıyla bilen)dir, Hakîm (hükmettiği her işte hikmetli olan)dır.

107. Bir de (mü’minlere) zarar vermek, inkâr(larını takviye) etmek, mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harb eden kimseye gözetleme (yeri) yapmak için bir mescid edinenler vardır.35

35. Mescid-i Dırar, Medîneli olduğu hâlde îmân etmeyip, her savaşta Müslümanların karşısında yer alan ve daha sonra Bizans kralından yardım istemek üzere Şam’a giden Ebû Âmir adındaki birinin yolunu gözlemek üzere, münâfıklar tarafından inşâ edilmiştir. Münâfıklar, güyâ uzakta oturan Müslümanlar için yaptıkları bu binâyı, fitne ve nifak merkezi olarak kullanıyorlardı. Bu âyetlerin nüzûlü üzerine, Tebük Seferi dönüşü, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından yıktırılarak, yeri çöplük yapılmıştır. (Celâleyn Şerhi c. 3, 310)

108. Orada hiçbir vakit (namaza) durma! İlk günden beri takvâ üzere kurulan (Kuba) mescid(i), elbette içinde (namaza) durmana daha lâyıktır. Orada (günahlarından) temizlenmeyi seven erler vardır. Allah da iyice temizlenenleri sever.

109. O hâlde binâsını, Allah’dan sakınma (takvâ üzere olma) korkusu ve bir rıdvân (O’nun rızâsı) üzerine kuran (mü’min bir) kimse mi hayırlıdır; yoksa binâsını yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurup da onunla berâber Cehennem ateşine yuvarlanan (münâfık bir) kimse mi? Hâlbuki Allah, zâlimler topluluğunu (küfürleri sebebiyle) hidâyete erdirmez!

110. Onların yaptıkları binâ, kalbleri parçalanıncaya (ölünceye) kadar, kalblerinde bir şübhe (ve nifak sebebi) olarak devâm edecektir. Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

111. Şübhesiz ki Allah, mü’minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında Cennet hakīkaten onların olmak üzere satın almıştır! 36

36. İkinci Akabe gecesi, Ensardan yetmiş kişi Resûl-i Ekrem (asm)’a bîat ettiklerinde, Abdullah bin Revâha (ra): “Yâ Resûlallah! Rabbin için de, kendin için de dilediğin şartı koş!” demesi üzerine buyurdular ki: “Rabbim için, sırf O’na ibâdet edip, aslâ ortak koşmamanızı, kendi hakkımdaki ise, kendinizi ve mallarınızı neye karşı nasıl müdâfaa ediyorsanız, beni de öylece müdâfaa etmenizi şart koşuyorum.” Ashâb tekrar sordular: “Bunları yapsak bize ne vardır?” Resûl-i Ekrem (asm): “Cennet vardır!” buyurdular. Ashâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm ecmaîn) de: “Ne kârlı ticâret! Biz bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” demeleri üzerine, bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. (Kurtubî, c. 4/8, 267)
“Şimdi (nefis ve malımızı Allah’a) satmağa bakacağız. Acabâ o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat‘â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye (Allah’ın farz olan emirleri) ise hafiftir, azdır. Allah’a abd (kul) ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allah nâmına işlemeli, başlamalı ve Allah hesâbıyla vermeli ve almalı ve izni ve kānûnu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusûr etse, istiğfâr (tevbe) etmeli. ‘Yâ Rab! Kusûrumuzu affet, bizi kendine kul kabûl et, emânetini kabzetmek (almak) zamânına kadar bizi emânette emîn kıl! (Âmîn)’ demeli ve O’na yalvarmalı.” (Sözler, 6. Söz, 16)

112. (Bu va‘de mazhar olanlar:) Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû‘ edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten men‘ edenler ve Allah’ın hudûdunu (ona riâyet ederek) muhâfaza edenlerdir. (Ey Habîbim!) O mü’minleri (Cennetle) müjdele!

113. Hakīkaten onların, Cehennem ehli oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akrabâ bile olsalar, ne peygamberin ne de îmân edenlerin, müşrikler için mağfiret dilemeleri (doğru) olmaz!37

37. Peygamber Efendimiz (asm), ölüm döşeğindeki amcası Ebû Tâlib’e îmân etmesi teklîfinde bulunduğunda müsbet bir cevab alamaması üzerine: “Şâyet bundan men‘ edilmezsem, senin için mağfiret dilemeye devâm edeceğim” deyip, vefâtından sonra da onun için istiğfâr ediyorlardı. Bunu gören Sahâbe-i Kirâm’dan (ra) bazılarının da, müşrik olarak ölmüş kendi akrabâları için istiğfâra başlamaları üzerine bu âyet-i celîle nâzil olmuştur. (Râzî c. 8/16, 220)

114. İbrâhîm’in, babası için mağfiret dilemesi ise, sâdece ona söz verdiği bir va‘dden dolayı idi. Fakat gerçekten onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şübhesiz ki İbrâhîm, elbette çok içli (çok âh eden, inleyen) ve yumuşak huylu (bir peygamber) idi.

115. Allah ise bir kavmi, kendilerini hidâyete erdirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça dalâlete düşürecek değildir. Muhakkak ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.

116. Şübhesiz ki göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) ancak Allah’ındır! (O) hayat verir ve (O) öldürür!38

38. “Bir Kadîr-i zü’l-Celâl, bir Hakîm-i zü’l-Kemâl mütemâdiyen (devamlı) tavâif-i mevcûdâtı (varlıkların tâifelerini) ve her tâife içindeki cüz’iyâtı (ferdleri) ve o tâifelerden teşekkül eden (meydana gelen) âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzîf eder (vazîfelendirir). Sonra hikmetiyle terhîs edip, mevte (ölüme) mazhar eder, âlem-i gayba gönderir. Dâire-i kudretten, dâire-i ilme çevirir.
İşte hiç mümkün müdür ki: Şu kâinâtı, hey’et-i mecmûasıyla (her tarafıyla) çevirmeğe muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayâta ve mevte bir ferd gibi mazhar etmeğe kudreti yetmeyen ve baharları, bir çiçek gibi hayat verip, yeryüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir Zât, mevt ve imâteye (ölüme ve öldürmeye) sâhib çıkabilsin? Evet, en cüz’î bir zîhayâtın mevti (en küçük bir canlının ölümü) dahi hayâtı gibi bütün hakāik-ı hayat (hayâtın hakīkatleri) ve envâ‘-ı mevt (ölüm çeşitleri) elinde bulunan bir Zât-ı zü’l-Celâl’in kānûnuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarûrîdir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 71)

117. And olsun ki Allah, (Tebük Seferine katılmayanlara izin vermesinden dolayı) peygamberi(ni affettiği gibi), o güçlük zamânında ona tâbi‘ olan Muhâcirlerle Ensârı da, içlerinden bir kısmının kalbleri nerede ise eğrilmek üzere olmasının ardından tevbeye muvaffak eyledi.39

39. Tebük Seferinde, İslâm Ordusu gāyet boğucu bir sıcakta ve büyük zahmetler içinde Şam’a hareket etmişti. O kadar ki, gāzilerin naklettiklerine göre, iki kişi bir hurmayı paylaşıyor, on kişiye bir deve düşüyor ve ona nöbetle biniyorlardı. İslâm târihine “Zorluk Seferi” olarak geçen bu Tebük Seferinde, tahammülü aşan sıcaklar ve sıkıntılar yüzünden, içlerinden bir tâife artık dayanamayıp geri dönmek istemiş ise de, hemen pişmân olup tevbe etmişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 320)

118. (Allah, seferden) geri bırakılan o üç kişinin de (tevbesini kabûl etti)!40

40. Resûlullah Efendimiz (asm), Tebük Seferine iştirâk etmemiş olan seksen kişinin özürlerini kabûl edip, onlar için istiğfâr etmişti. Fakat Ka‘b bin Mâlik (ra), Mürâre bin Rabî (ra) ve Hilâl bin Ümeyye (ra)’ın açıkça i‘tirafda bulunmalarına rağmen, her birine: “Kalk, senin hakkında İlâhî bir hüküm sâdır oluncaya kadar bekle!” buyurmuş ve diğer Müslümanların da kendileriyle konuşmalarını yasaklamıştı. Böylece ızdırabla ve ağlamakla geçen elli günden sonra bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, İlâhî affa nâil olmuşlardı. (İbn-i Kesîr, c. 2, 176)

119. Ey îmân edenler! Allah’dan sakının ve doğru kimselerle berâber olun!41

41. “İnsanın havfa (korkuya) ve muhabbete (sevgiye) âlet olacak iki cihaz, fıtratında (yaratılışında) derc olunmuştur (konulmuştur). Alâküllihâl (herhâlde) o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık’a (yaratıcıya) müteveccih (yönelik) olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm (acı veren) bir beliyedir (belâdır). Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünki sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır. (...)
Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcîh et (yönlendir) ki, senin havfın lezzetli bir tezellül (eziklik) olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun. Evet, Hâlık-ı zü’l-Celâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek (sığınmak) demektir. Havf bir kamçıdır, O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma‘lûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb ediyor (çekiyor). O korku, o yavruya gāyet lezzetlidir. Çünki şefkat sînesine celb ediyor. Hâlbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem‘asıdır (parıltısıdır). Demek havfullahda (Allah korkusunda) bir azîm (çok büyük) lezzet vardır.” (Sözler, 24. Söz, 146)

120. Medîne halkının ve çevresindeki bedevîlerin, Allah’ın Resûlünden geri kalmaları ve onun canından (önce) kendi canlarını düşünmeleri (doğru) olmaz! Bu, şundandır: Gerçekten onlar, kendilerine Allah yolunda (çekecekleri) bir susuzluk, bir yorgunluk, bir açlık isâbet etmez ve kâfirleri kızdırarak ayak basacakları bir yer ve düşmana karşı kazanacakları bir zafer yoktur ki, mukābilinde kendilerine bu sebeble sâlih bir amel yazılmış olmasın! Çünki Allah, iyilik edenlerin mükâfâtını zâyi‘ etmez.

121. Hem (Allah yolunda) ne küçük, ne de büyük olarak sarf edecekleri bir nafaka, ne de geçecekleri bir vâdi olmaz ki, lehlerine (bir sevab olarak) yazılmış olmasın! Tâ ki Allah kendilerini, yapmakta olduklarının daha güzeliyle mükâfâtlandırsın!

122. Bununla berâber, mü’minler hep berâber (cihâd için) seferber olacak değillerdir. Fakat onların her kabîlesinden bir tâifenin (sefere) çıkmaları, (diğerlerinin) dîni iyice öğrenmeleri ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman, kavimlerini (Allah’ın tehdîd ettiği hususlarda, azâbı ile) korkutmaları gerekmez miydi? Tâ ki onlar (da günahlardan) sakınsınlar.

123. Ey îmân edenler! Kâfirlerden (öncelikle) sizin yakınınızda olanlarıyla savaşın; (öyle ki) sizde bir şiddet bulsunlar! Ve bilin ki şübhesiz Allah, takvâ sâhibleriyle berâberdir.

124. Hem bir sûre indirildiği zaman, bunun üzerine onlardan (o münâfıklardan) bazısı: “Bu, hanginizin îmânını artırdı?” der. Fakat îmân edenlere gelince, işte (her inen sûre) onların îmanlarını artırır ve onlar (bunu müjde kabûl ederek) sevinirler.

125. Kalblerinde bir hastalık (nifak) olanlara gelince ise, artık (her âyetimiz) onların küfürlerine küfür kattı ve onlar kâfir kimseler olarak öldüler.

126. Doğrusu onlar, her yıl bir veya iki def‘a (çeşitli belâlarla) imtihân edildiklerini görmüyorlar mı? Yine de ne tevbe ediyorlar ve ne de kendileri ibret alıyorlar!

127. Hâlbuki (haklarında) bir sûre indirildiği zaman, birbirlerine (göz kırparak) bakıp: “Sizi birisi görüyor mu?” (derler), sonra da savuşurlar. Gerçekten onlar (hakkı bir türlü) anlamayan bir kavim oldukları için Allah onların kalblerini (küfürleri sebebiyle îmandan) çevirmiştir.

128. Şânım hakkı için, size kendinizden öyle (izzetli) bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.42

42. “Evet, rivâyet-i sahîhada (sahih bir hadisde) vardır ki: Mahşerin (insanların dirildikten sonra toplanacakları haşir yerinin) dehşetinden herkes, hattâ enbiyâlar (peygamberler) dahi ‘nefsî, nefsî!’ (nefsim, nefsim!) dedikleri zaman, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ‘ümmetî, ümmetî!’ (ümmetim, ümmetim!) diye re’fet (merhamet) ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdîkıyle, vâlidesi onun münâcâtında (duâsında) ‘ümmetî, ümmetî!’ dediğini işitmiş.
Hem bütün târih-i hayâtı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâkı (yaydığı şefkatli güzel ahlâkı), kemâl-i şefkat ve re’fetini (ne kadar merhametli olduğunu) gösterdiği gibi, ümmetinin hadsiz salavâtına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saâdetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle, hadsiz bir şefkatini göstermiş. İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine mürâat etmemek (tâbi‘ olmamak) ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyâs eyle.” (Lem‘alar, 4. Lem‘a, 15-16)

129. (Ey şefkatli Resûl!) Eğer (seni dinlemeyip senden) yüz çevirirlerse, artık de ki: “Allah bana kâfîdir! O’ndan başka ilâh yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!”43

43. “Ey insanlar ve ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşâd eden (size doğru yolu gösteren) ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve ma‘nevî yaralarınızı, getirdiği ahkâm (hükümler) ve sünnet-i seniyesiyle ve kemâl-i şefkatiyle merhem vurup tedâvi eden şefkatperver bir zâtın bedîhî (çok açık) şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini ittihâm eder (suçlar) derecede onun sünnetinden ve teblîğ ettiği ahkâmdan (bildirdiği hükümlerden) yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz!
Ve ey şefkatli Resûl, ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp, akılsızlıklarından sana arkalarını çevirip seni dinlemezlerse, merâk etme! Semâvât ve arzın cünûdu (askerleri) taht-ı emrinde (emri altında) olan ve arş-ı azîm-i muhîtin tahtında (çok yüce ve herşeyi kuşatan arş’ın altında) saltanat-ı rubûbiyeti (herşeyi terbiye ediciliğinin saltanatı) hükmeden Zât-ı zü’l-Celâl sana kâfîdir. Hakīkī mutî‘ (itâat edici) tâifeleri, senin etrâfına toplattırır, seni onlara dinlettirir.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 56-57)
Geri İleri

Meal Oku

Meal

Kur'an Mealinde Ara

Arama Yapılacak Bölüm
Suat Yıldırım Meali
Diyanet Meali
Ümit Şimşek Meali
Ayetlerdeki açıklamaları da kapsa
RSS akışımıza abone olmak için tıklayın... Facebook sayfamıza abone olmak için tıklayın.

Hakkımızda | Yardım | Bağış | İletişim | Kur'an'dan Bir Mesaj Mail Grubu

Bu sitenin barındırılması Sunucuturkiye Dedicated Server tarafından sağlanmaktadır

Feyyaz Grup