Oturum aç / Kayıt
Detaylı arama
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Makaleler Kur'an Elifbası Kur'an Tefsiri Kur'an Fihritsi Tecvid Eğitimi Kur'an Talim Soru ve Cevaplar
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Kur'an Tefsiri Kur'an Fihristi Kur'an Elifbası Tecvid Eğitimi Kur'an Talimi Soru ve Cevaplar Makaleler

İslam Toplumlarında Kur'ân-ı Kerîm'in Yeri ve Açıklaması

Yazar: Ferhat ACAR, 27-1-2011

Bu makalede Kur'ân-ı Kerîm'in Müslüman topluluklardaki yeri, algılanışı, tecrübe ve tatbik tarzı ile tefsiri gibi konular üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Fakat, Müslümanların Kur'ân-ı Kerîm karşısındaki tutumu konusuna geçmeden önce Kur'ân'ın mahiyetiyle ilgili küçük bir girişte bulunmak faydalı olacaktır.

Kur'an ve Faziletleri

Öncelikle belirtelim ki, Müslümanların Kur'ân-ı Kerîm'e bakış açılarını belirlemede en etkin faktör, onların Kur'ân'ın mahiyetiyle ilgili anlayış ve inançlarıdır. Kur'ân'ın mahiyeti söz konusu olduğunda da üzerinde titizlikle durulacak ilk konu Kur'ân nedir? sorusudur. Bu soruya istisnasız her Müslüman'ın, "Kur'an, Allah'ın (c.c.) insanlığa gönderdiği son Kelam'ıdır." şeklindeki cevabı, evvel emirde bize Kur'ân'ın mahiyetiyle ilgili önemli açılımlar sunmaktadır. Üzerinde ittifak edilen tarife göre ifade edecek olursak Kur'ân, "Allah Rasûlü'ne (s.a.s.) indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, tilavetiyle taabbüd olunan mu'ciz bir kelâm'dır." (es-Salih 1965, 21) Evet Kur'ân'ı Kerîm, insanın hidâyete kavuşması ve doğru yolu bulması için Allah tarafından gönderilmiş son İlâhîi Kelâm'dır. Kur'ân'ın kendi beyanıyla aktaracak olursak "...(bu) bir Kitap'dır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberi olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır." (Hûd, 11/1)

Her şeyden önce Kur'ân, dinî metinler arasında kendi kendine referansta bulunan ve bu özelliğiyle kendi kendini açıklama imkânı sunan eşsiz bir Kelâm'dır. Ayrıca Kur'ân'ı diğer kitaplardan farklı kılan bir başka özellik de, kendisinden nasıl istifade edileceğini ona şartsız ve kayıtsız yaklaşanlara bildirmesidir. Pek çok âlimin de belirttiği gibi Kur'ân-ı Kerîm sadece insanoğlunun problemlerini tasvir ve teşhis etmekle kalmaz, onların çözümü için gerekli reçeteyi de sunar.

Biz Müslümanların, Kur'ân'ın mahiyetiyle ilgili önemle üzerinde durduğu bir diğer mesele de, Kur'ân'ın yeryüzündeki nazil olduğu şekilde semavi asliyetini korumuş ve 1400 yıldır inananlara rehberlik eden tek Kitap olduğu gerçeğidir. Kur'ân'ın mahiyeti konusunda üzerinde durulması gereken Kur'ân ve insan arasındaki ilişkinin belirlenmesinde bu rehberliğin inkâr edilemez bir yeri vardır. Kur'ân'ın merkezini oluşturan tevhid, risalet (nübüvvet), haşr ve ibadet/adalet esasları, insanlığın, bu çağrı karşısında müspet ya da menfi konumunu belirlemesini gerektirmektedir. Dinî terminolojimizde Kur'ânî çağrıya teklif ve bu hitabın muhatabına da mükellef denilmektedir. Mükellef(ler)in, teklifler karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmeleri sonucu da, Kur'ân'ın ön gördüğü adalet, meveddet ve ahlâk kriterlerine göre hayatlarını sürdüren ideal toplumun inşâsı gerçekleşecektir. Mesele bu zaviyeden ele alındığında bütün varlığıyla Kur'ân'a bağlanmış mü'minlerin bu yüce Kelâm'la olan ilişkisinde pek çok sürecin olduğu açık bir şekilde görülecektir. Mü'minlerin Kur'ân'la olan diyalogunu zirvede temsil eden Efendimiz (s.a.s.), bizlere söz konusu süreçleri mealini vereceğimiz şu nurlu beyanlarında izah etmektedir:

Hâris el-A'ver anlatıyor: "Mescide uğradığımda gördüm ki halk, zikri terkedip malâyâni konularla meşgul oluyor. Çıkıp durumdan Hz. Ali'yi (r.a.) haberdar ettim. Bana:

- "Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?" dedi, Ben de:

- "Evet" deyince, O:

- "Ben, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle ferman ettiğini işitmiştim." dedi:

- "Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!" Ben hemen sordum:

- "Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah'ın Rasulü?" Buyurdular ki:

"Allah'ın Kitabı'na uymaktır. (O öyle bir kitap ki) O'nda, sizden önceki (milletlerin ahvaliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler vardır. O, hak ile batılı ayırdeden tek ölçüdür ve O'nda her şey ciddîdir. Kim bir zalimden korkarak ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O'nun dışında bir hidâyet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah'ın en sağlam ipi (hablu'l-metin)dir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyan.. ve Hakk'a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça okuyana usanç o vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: "Biz doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur'ân dinledik. Biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık." O'nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O'nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur." Ey A'ver, sen de bu güzel kelimeleri iyi belle." (Gülen, Prizma, c: 4)

Kur'ân'ın faziletine dair olan bu hadis-i şerif, Kur'ân'ı tarif etmedeki câmiiyyeti yönüyle en mühim rivâyetler arasındadır. Eğer rivayette hadisin aslındaki silsile aynen korunmuşsa, maddeler arasında açık bir telâzumun olduğu görülmektedir. Meselâ, niye bunu aranızda hakem tayin etmiyorsunuz ki? Evet bu bir kavl-i fasıldır. İsterseniz bunu bir netice olarak görebilirsiniz. Kur'ân'ın dile getirdiği şeyler öyle şaka filan değil, ciddî konulardır. Burada aynı zamanda, Kur'ân'dan ellerin gevşetilmesi durumunda açık bir tehdit söz konusu edilmektedir. Tabiî, buna karşılık ona yönelmenin, onun hakemliğine müracaat etmenin de takdir edilmesi bahis mevzuu. Bu böyledir zira O, Allah'ın (celle celâluhu) en sağlam ipidir." Hadisin daha iyi anlaşılması açısından burada çok önemli bir hususu dikkat çekmekte fayda vardır: Hadiste geçen "Metin" ifadesi aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın isimlerindendir. Bu zâviyeden de, izâfetin konuya ayrı bir derinlik kazandırdığı muhakkak. Hadis, o ipin metin olmasını Lafz-ı Celâle'ye bağlayarak ifade ediyor, "Hablülmetin" veya "Hablühülmetin" demiyor, "Hablullâhilmetin" diyor...

İşte böyle, bütün esmâ-i hüsnâ'yı tazammun eden Allah ismi, habl-ü metine izâfe edilince, bu söz, bütün gökte ve yerde isimleri tecelli eden Allah'ın ipi mânâsını kazanıyor. O ip, semâdan size sarkıtılmış. -Rüyalarda da o ip semâdan sarkıtılmış bir halat şeklinde görülür ve dine bağlılık şeklinde yorumlanır ki, Abdullah b. Selâm rüyasında böyle bir ip görmüş, ona tutunmuş ve yukarıya doğru yükselmiş olduğunu nakleder.- Sizi Allah'a (celle celâluhu) yükseltmeye ve vuslata aldatmayan bir vesîle demektir. (a.g.e.)

Hadisin geniş izahı, Fethullah Gülen hocaefendi'nin Prizma c. 4 eserinde takip edilebilir.

Görüldüğü üzere Kur'ân, inanan insanların hayatında ayrı bir yere sahiptir. Kur'ân, tek yönlü basit bir bildiri değil, aynı zamanda dua, hikmet, ubudiyyet, emir-davet, zikir, fikir ve şükür kitabıdır da (Nursi 1993, 357) ve mü'minler de onu böyle almış, hayatlarına böyle aktarmışlardır. olarak da görülmüştür.

Şimdi de, önce dinlenen, sonra ezberlenen ve okunan bu yüce Hitap karşısında Müslümanların kitap algılamalarını izaha çalışalım.

Kur'an'ın Müslümanların Nezdindeki Yeri

Kur'ân ve Mübelliği'nin (s.a.s.) beyanlarında Kur'ân'ı dinleme ve okumayla ilgili çok önemli açıklamalar vardır. Yüce Allah (c.c.), Kur'ân'da O Zikr'i Biz indirdik ve O'nun koruyucusu da elbette Biziz' (Hıcr/15: 9) buyurmaktadır. Kelâm'ının muhafazasını garanti eden Allah (c.c.) kullarından onu sık sık okumalarını istemektedir. Kendileri hakkında sadece yaşadıkları değil, ileride yaşayacakları ahiret yurdunda da lehte ve aleyhte şahitlik edecek olan Kur'ân'ı mü'minler ilâhi diyaloğa (Mansur b. Ali Nasıf, 4: 5) katılım olarak algılamaktadırlar. Kur'ân kelimesinin içinde mündemiç olan kıraat (okumak) anlamının semantik örgüsünde de Müslümanların Kur'ân'a yaklaşımları hakkındaki önemli bir özelliğe dikkat çekilmektedir. Müslüman demek, bir manâda okuyan demektir. Fakat bu okuma tarzını basit bir metin okumaktan çok ikrar, inkiyad ve bağlılığın fevkalâde yüksek olduğu bir adanmışlık şeklinde anlamak gerekmektedir. Çünkü Kur'ân'ın parça parça indiği ve Mushaf haline getirildiği günden itibaren ezberlenmesi ya da okunması, sadece Kur'ân'ın sıhhatli bir şekilde bize ulaşmasının değil, onun inanan insanların zihnî yapısını şekillendirdiği ve zihinlerde Kur'ân'la derin bir maneviyat ve vecdin yakalandığı gerçeğini göstermektedir. Bu ilişki Müslümanlar için Kur'ân'ı diğer kitaplardan farklı kılmaktadır. Kur'ân, her zaman ve zeminde Müslüman'ın hayatına aktif ve kesintisiz şekilde yön veren canlı bir hitaptır. Bu sebeple Müslüman, "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size rahmet edilsin" (A'râf, 7/204) âyetindeki susmak' eylemini bile bu diyalogun bir parçası olarak algılar ve aktif bir şekilde onu dinler ve sükût eder. Başka bir ifadeyle onun susmasında derin bir ubudiyet hissi ve aşkın bir bağlılık, itaat ve teslimiyet söz konusudur.

Müslümanların Kur'ân karşısındaki bu teslimiyeti abartı olarak görülmemelidir. Efendimiz (s.a.s.) "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir." buyurmaktadır. Bu özlü ifadelerinde o, bir şekilde Kur'ân'la münasebeti olanları öne çıkarmaktadır. Hattâ Uhud şehidlerinin defni sırasında Kıbleye en yakın hafızların konulmasını emir buyurarak, önceliği hafızlara verdiğini çok iyi bilmekteyiz. Kur'ân okumanın faziletini göstermesi açısından okuyan ve okuyamayan mü'minler arasındaki teşbihi de kayda değer bir konudur: "Kur'ân okuyan mü'min narenciye gibidir. Kokusu da tadı da hoştur. Kur'ân okuyamayan mü'min ise hurma gibidir. Kokusu yoktur ama tadı hoştur..." (a.g.e., 4:3-7)

Yukarıda da belirtildiği üzere mü'minler için Kur'an, bir dua kitabıdır da. Yatarken, kalkarken onu okurlar. Rukyelerini, hastalıklardan şifalarını hem kendisi şifa hem de kendisinde şifa olan (Yunus, 10/57; Nahl, 16/69) Kur'ân'dan yaparlar. " Kur'an'ın kendisini şifâ olarak isimlendirmesi gerçekten ilginç bir konudur. Çünkü Kur'an, Tevrat, Zebur ve İncil'i hidayet ve rahmet sıfatlarıyla vasıflandırırken, sadece kendisini bu vasıflara ilaveten şifâ olarak da tanımlamaktadır. Bkz. İsra, 17/82; Fussilet, 41/44. " Bunlarla ilgili rivâyetleri çoğaltmak mümkündür, fakat biz vahiy ortamını vahyin mübelliğinin (s.a.s.) yanında teneffüs etmiş birinin ilerleyen yaşlarında Kur'ân'a karşı tutumunu güzel bir şekilde gösteren şu örnekle yetineceğiz. Kurtubî'nin kaydettiği rivâyet göre: Hz. Aişe (r.ah), yatmadan önce sıklıkla "Mecîd'i getirin" derdi. Mushaf ona getirilir, o da Mushaf'ı alır ve göğsünün üzerine bastırır, onunla uyur, onunla kendini teselli ederdi. (Kurtubî 1967, 11:283)

Kur'an ve Okunma Tarzı

Kur'ân'ın Müslüman'ın hayatıyla olan ilişkisi çok yönlü ve oldukça da canlıdır. Bununla birlikte Kur'ân'ın okunması, ezberlenmesi, yaşanması vb. ile ilgili Kur'ânî ve nebevi tavsiyelerin yanısıra Kur'ân'ı kitaplardan bir kitap gibi okuyan, onu anlayamayan ya da anlamak istemeyen, onun rehberliğini gözardı eden, onu okuyup hazmedemeyenlerin durumuyla ilgili de yeterince uyarı mevcuttur. (Bkn. Miras 1972, 10:355) Bütün bunların farkında olan Müslümanlar da Kur'ân'a her açıdan saygı göstermişlerdir. Âlimlerimiz, "Kur'ân'a saygı gösteren Allah'a saygı göstermiştir. Kur'ân'a değer vermeyen, Allah'ın hurmetini ihlâl etmiştir" (Ayoub 1984, 1:11) derken bu hakikati dile getirmektedir. Onu en güzel bir şekilde okumak için mevcut olan kaideleri ihtiva eden tecvidi ilmî bir disiplin haline getiren Kur'ân âşığı mü'minler farklı tilavet tarzlarıyla da (hızlı, orta, yavaş okumalar gibi) okurun duygu ve düşüncelerini yönlendirecek etkileri ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Özellikle makamlı okumalarda ve Kur'ân'ın bizzat kendisinden kaynaklanan ses ve söz uyumu neticesinde okur kendisini Kur'ân'ı okurken farklı bir âlemde bulacaktır. Bu tecrübe sadece Kur'ân'ın manâsını bilenlerle sınırlı değildir. Kur'ân'ı Arapça okuyan fakat manâsını anlamayan milyonlarca Müslüman için de geçerlidir. Yalnız Kur'ân'ın manâsını anlayanların bu süreçte daha aktif olduğu da bir gerçektir. Kur'ân'ın mübelliği (s.a.s.) gibi, rahmet âyetlerinde durup (vakfu'l-ğüfran) Kur'ân'ın sahibinden rahmet dilemek, azap âyetlerinde durup, O'nun azab'ından yine O'na sığınmak, tekbirlerde tekbir, tevhidlerde kelime-i tevhidler getiren mü'min canlı ve aktif bir Kur'ân okuma sürecine girer. Çünkü onun için Kur'ân sadece iki kapak arasına yerleştirilmiş bir kitap değil, bilakis arınmasına vesile olacak yüce bir kelâm'dır. Günlük yaşantılarında sıklıkla kullanılan ve inananların şuur altına açık bir şekilde işaret eden bismillâh, elhamdulillâh, inşâllâh, mâşallâh vb. bir çok tabir, Kur'ân'ın birbirlerinden farklı dilleri konuşan Müslüman toplumların hayatındaki yerini göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Kur'an ve Kur'an'ın Dili, Lâfzı

Müslümanlar, Kur'ân'ı her şeyiyle bir bütün olarak algılamışlardır. Onlar ne Kur'ânî teşriî ne de Kur'ân lafızlarını ve dilini kendisinden ayrı değerlendirmişlerdir. Kur'ân'ın ayrılmaz bir parçası olan dilinin Kur'ân'la ilişkisini bize merhum müfessirimiz Elmalılı M. Hamdi Yazır mükemmel bir şekilde özetlemektedir: "İnsanların sözlerindeki lafız ve manâ ilişkisi elbise ve beden ilişkisi gibidir. Elbise bedenin ayrılmaz parçası değildir. Halbuki Kur'ân'ın manâsı ile lafızları arasındaki ilişki beden ve cilt mesabesindedir ve kesinlikle ayrılamaz". Müslümanların Kur'ân karşısındaki konumunu sadece onun dili, okunması ve anlaşılmasıyla sınırlandırmak mümkün değildir. Müslümanlar, Kur'ân'ı güzel bir şekilde yazmak için hat sanatını, en estetik sayfaların inşası için tezhib sanatını geliştirmişlerdir. Mazrufun yanı sıra zarfa da değer vermişlerdir. Kur'ân mushaflarını yüksekte tutarak hürmetlerini göstermeye çalışmışlardır. (Zerkeşi 1990, 2: 107; Süyuti 1993, 1:324) Birbirlerine verecekleri en özel hediye olarak Kur'ân'ı seçmiş, itinalı bir şekilde düğünde dernekte birbirlerine takdim etmişlerdir.

Kur'an ve Tefsirleri

Görüldüğü üzere Kur'ân'ın okunması, dinlenmesi, yazılması, korunması vb. her bir konuda oldukça hassasiyet gösteren Müslümanların onun tefsirine de ne kadar önem verdiklerine bugün sayısını tespit etmekten aciz kaldığımız tefsir külliyatı şahitlik etmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Müslümanlar, Kur'ân'ı salt bir metin olarak görmezler. Özellikle klasik tefsir ve usûl kitaplarına bakıldığında Kur'ân'ın mutheviyatıyla ilgili üzerinde durulan konular öncelikle, tevhid, nübüvvet, emr, nehiy ve diyanet gibi meseleler (Zerkeşî 1:111). Buradan da Kur'ânî hitabın Müslümanlar tarafından hem anlaşılma hem de ondan hayatlarına yön verecek talimat ve öğütler alma zorunlulukları olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur'ân'ın tefsir ve te'vili Müslümanların hayatiyetlerinin sürdürülmesinin bir ön şartı kabul edilmiştir. Şâyet Kur'ân'da 700'den fazla zikredilen teakkul, tedebbür, tefekkür, tezekkür ve teffekkuh gibi düşünmenin, anlamanın farklı boyutlarını ifade eden kelimelerin manâ dünyasına girilirse, Kur'ân okuma ve yorumunun mü'minlerin hayatında ne kadar önemli olduğu farkedilecektir. Biz Müslümanların Kur'ân'ı anlama gayretinin altında yatan öncelikli meselenin, okuduğu ve anlamaya çalıştığı âyet ve surelerin onun günlük yaşantısına ne gibi bir tesiri olduğu ya da onu müspet anlamda ne kadar değiştirebildiği ve dönüştürebildiği meselesidir. Bir batılının okuma ile ilgili söylediğini, Müslümanlar ile Kur'an münasebetine tatbik edebiliriz: Okuma (anlama), metnin ne anlama geldiğini değil, metnin okura ne yaptığını hayata aktarma sürecidir (Eagleton 1986, 85).

Bilindiği üzere Kur'ân'ın hedefi Allah'ın hoşnut olduğu fert ve cemiyetin inşasıdır. Kur'ân'ı anlamada da en öncelikli şart ondan istifade etmek, onu anlamak, ön yargıdan uzak, mutlak bir teslimiyet ve imanla ona yaklaşmaktır. Kur'ân'a kendisini doğrudan muhatap kabul eden mü'minin O'nu okurken şeytan'dan Allah'a sığınmasının (Nahl, 16/98) altında yatan espiri de, bir yönüyle bu olsa gerektir. Çünkü tilavetinin hakkını vermemiş, şeytanın tesirinden sıyrılıp da, tam manâsıyla maddî ve manevî kirlerden arınmamış (Vâkıa, 56/79) birisinin onu anlamaya çalışması Kur'ân açısından mümkün görülmemektedir. Büyük âlim Hâris el-Muhâsibî, Kur'ân'ı anlamanın ön şartları arasında zihnî hazırlık, kalbî teveccüh, kendini doğrudan Kur'ân'a muhatap kabul etme ve özellikle de muhabbeti zikreder. Ona göre muhabbet, bir sözün sevgiye ve idrake mazhar olması, onu söyleyenin sevgisinin kalplerdeki derecesine göredir (Muhasibî 1982, 302). (Değişik geleneklere sahip kişilerin Kur'an'ı yorumlamalarındaki farklılık ve zıtlıklarla ilgili değerlendirmeler için Yunus Ekin'in, Kur'an'a Göre İnançsızlık, İstanbul: Işık Y. 2001, çalışmasına bakılabilir.) Bu sebeple, bir kimse Allah'ın emir ve nehiylerine ne kadar uyabiliyorsa, O'nun Kelâm'ını o nispette anlıyor demektir. Bunun mefhumu muvafıkı ise, ne kadar çok Kur'ân'ı anlıyorsanız, o kadar çok Allah'ı seviyorsunuzdur.

Bununla birlikte, müfessirlerimizin Kur'ân'ı anlamada sahip oldukları yegane ölçü iman ve amel birlikteliği değildir. Şimdi öncelikle Müslümanların tefsirle ilgili çizdikleri meşhur çerçeveyi biraz daha sistematize ederek genel anlamda Kur'ân tefsirini iki ana kategoride değerlendirmeye, sonra da Müslümanların Kur'ân te'vili metodlarının temel parametrelerini göstermeye çalışacağız. Bu iki kategoriden birincisini metin içi, ikincisini ise metin dışı tefsir referansları oluşturmaktadır.

Metin içi referanslar derken de doğrudan Arap dilinin imkânları ve Kur'ân'ın bizzat Kur'ân'la tefsirini kastetmekteyiz. Tefsir literatürü bize müfessirlerimizin, kendisinden el-Kitâb olarak bahseden Kur'ân'ın yazılı Arapça bir metin olma özelliğinin oldukça farkında olduklarını göstermektedir. Kur'ân'ın söz konusu özelliğini bizzat kendisi de belirtmektedir: "Elif-Lâm-Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın âyetleridir. Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ki anlayasınız" (Yusuf, 12/1-2). Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta, Mekke halkının, Kur'ân Rasûlüllah'a (s.a.s.) gelmeden önce de Arapça konuşuyor olmalarıdır. Evet Kur'ân, onların anladıkları bir dilde gelmiştir. Bu sebeple müfessirlerimiz, Arap diline vukûfiyeti Kur'ân'ın anlaşılmasının olmazsa olmaz şartlarından kabul etmişlerdir. Tefsir usûlü kitaplarında müfessirin Kur'ân tefsirine başlamadan önce bilmesi gereken ilimlerin başında luğat, nahiv, sarf, belağat (bedî', beyân, meânî), kıraat gibi linguistik donanımı mecburî gösteren sahaların gelmesi de boşuna değildir (Süyutî, 2:1209; Yıldırım 2001 [14/4], 5-7). Hattâ İslam medeniyetinin taşıyıcısı rolünü üstlenen Usûl-ü Fıkh ilmi de, bir açıdan Kur'ân lafızlarının delâletlerinin anlaşılması için geliştirilmiş bir yöntem kabul edilmiştir. Böylece âyetler açıklanırken Arapça'nın delâlet ettiği ve kullandığı kurallara uygun bir usûl ortaya konarak tefsir, kural tanımaz keyfilikten de kurtarılmaya çalışılmıştır. Nitekim Zerkeşî, her ilmin doğrudan Kur'an'dan kaynaklandığını, şayet Kur'an'dan kaynaklanmıyorsa, o ilmin bağlayıcılığının olamayacağını söyler. Çünkü ona göre Kur'an'dan kaynaklanmayan ilim delilsiz demektir.' (Zerkeşî, 1:100). Aynı bakış açısını Suyûtî de paylaşır. Meşhur sahabî müfessir İbn Abbas'ın da dört kategoride değerlendirdiği tefsirin ikinci bölümünü Arap diline vukûfiyet oluşturmaktadır. Diğer bölümler veya Kur'an'daki diğer manâlar, kimsenin bilmekten müstağni olamayacağı, ilimde rusûh sahibi olanların bilebileceği ve sadece Allah'ın bileceği manâlardır. (Cerrahoğlu 1985, 228)

Sadece Arapça bilgisiyle, o dilin edebiyatının her bir parçasına (nazım-nesir) prestij muazzam kazandıran en mükemmel ve mu'ciz Arapça Kur'an'ı anlamak mümkün görünmemektedir. Bu sebeple müfessirlerimiz, Arap dili ve belağatının hususiyetlerinin bilinmesinin yanı sıra metin içi farklı göstergeler de kullanmışlardır. Bunlardan biri de siyaktır. Kelâmın akışı şeklinde açıklayabileceğimiz siyak, usulcülerimizin tenasub ilmi dedikleri âyetler arası münasebetle de ilişkilidir. Ayrıca hâlî siyak şeklinde ifade edebiceğimiz ve belağat terminolojisinde li kulli makamin makâl (her makama [kontekse] uygun bir söz vardır) şeklinde özetlenen önemli bir usul daha söz konusudur. Prof. Abdülhalîm'in de belirttiği gibi, konuyla ilgili modern bir teori ortaya koyan batılı dilbilimci Malnowski'den (context situation/hâlî kontekst), bin yıl önce Müslüman ilim adamlarının geliştirerek metin analizinde edebi bir çığır açtıkları şeydir. (Abdul-Haleem 1993, 73)

Hepimizin de bildiği gibi, bir metnin anlamı kendisinden bağımsız bir şey değildir. Metnin göz ardı edilerek yapılan yorumları kendilerini kolay kolay kabul ettiremezler. Ayrıca Kur'ân'da bazen lafızlar mecaz, müşterek, umum ya da husus bildiren özellikler gösterebilir. Bu tür ifadelerde kelimelerin sözlük anlamlarını bilmek yeterli olmayabilir; bu sebeple kelâmın akışı ve hâlî, hale dayalı siyak, Kur'ân'ın anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir.

Bir diğer metin içi te'vîl aracı ise, müfessirlerimizin Allah Rasulünden (s.a.s.) tevarüs ettikleri bir usûl olan Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiridir (el-Kur'ân'u yüfessiru ba'duhû ba'dan). İbn Teymiye'nin esahh-u turuk (Kur'an'ı tefsir yollarının en doğrusu, en sağlamı), Şatıbi'nin ise, çok sayıdaki Kur'ân âyetleri ancak başka Kur'ân âyetleri ışığında tam olarak anlaşılır dediği âyetler arası münasebeti esas almaktadır (a.g.e., 73). Böylece Kur'ân'ın bir yerinde mücmel, mübhem, mutlak ya da umum olarak gelen bir ifade, başka bir yerde tafsîl, tefsir, takyîd ve tahsîs edilebilir. Modern edebiyat kuramları terminolojisinde intertextuality (metin-içi münasebet) (a.g.e., 73) tabirinin karşılığı olan bu yöntem, tefsir geleneğimizde çok sık başvurulan usuller arasındadır.

Müfessirlerimiz, Kur'ân tefsirini sağlam zemine oturtmak için sadece metin içi referansları kullanmamışlardır. Metin dışı da çok sayıda usule başvurmuşlardır. Bu usulleri bir cümleyle özetleyecek olursak, bunlar, 23 yıllık vahiy ortamının tarihidir. İyi bilinmesi gerektiği vurgulanan vahiy tarihini de Allah Rasulü (s.a.s.) ve sahabenin dinî, kültürel ve sosyal hayatı, esbâb-ı nuzûl ve nasih mensuh'la ilgili hususlar oluşturmaktadır. Bunlara ilâveten, usûlcülerimizin üzerinde durdukları Mekkî-Medenî ayrımını da zikredebiliriz.

Bu konuda öncelikle vurgulamamız gereken husus, Kur'ân'ın, Allah tarafından seçilen ve vazifesi tebliğ, temsil, tebyin ve tefsir olan Rasûlullah'ın (s.a.s.) vasıtasıyla insanlığa ulaştırılmış olduğu gerçeğidir. Bu sebeple, yaşayan Kur'ân olan Efendimiz'in (s.a.s.) Kur'ân'ın anlaşılmasında önemli bir yeri vardır. Muhâsibî, Allah Rasulü'nün (s.a.s.) Kur'ân'ın anlaşılmasındaki yerini şöyle açıklamaktadır: "Kur'ân'ı anlamak, O'nu gerçek manâda anlayıp anlatanı anlamadan geçer." Çünkü din, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatında bilfiil tecelli ederek ve yaşanarak, muhatapların hitaba uymalarının, yani tedeyyünün (dini hayata hayat kılma) objektif zeminini teşkil etmektedir. Hitabın anlaşılması ancak bu noktadan sonra söz konusu olmaktadır. Böylece Efendimiz'in (s.a.s.) sadece sözleri değil, uygulamaları da öncelikli bir Kur'ân tefsiri olmaktadır. Allah Rasülünün (s.a.s.) hayatı, sözleri, uygulamaları müfessire Kelam'dan nelerin kastedildiğinin sağlamasını yapma imkânı vermektedir. Bu sebeple Hz. Ali, İbn Abbas'ı Haricileri iknaya gönderdiğinde Sünnet'ten, diğer bir ifadeyle yaşayan Kur'ân'dan delil getirmesini tavsiye etmiştir (Kardavi 2002 [38/3], 58).

Esbâb-ı nuzûl konusunu ise, doğrudan Efendimiz (s.a.s.) ya da vahiy ortamını müşahede eden sahabeden gelen rivâyetler oluşturmaktadır. Bir taraftan Kur'ânî hitabın referanslarına yakından şahitlik etmeleri, diğer taraftan Kur'ân'ın onların konuştukları ve anladıkları dille inmesi sahabe neslini ayrıcalıklı kılmaktadır. Çünkü âyetlerin iniş zamanını iyi bilen onlardır ve onlardan gelen bu rivâyetler Müslüman âlimlerin de belirttiği gibi Kur'ân'ın anlaşılmasında oldukça önemlidir. Bilindiği üzere Kur'ân, insanların karşılaştıkları dinî, içtimaî, ferdî ve ahlâkî meselelerini çözen ya da nasıl çözüleceğini gösteren İlâhî bir kitaptır. Kur'ân'ın bu fonksiyonu tarih boyunca devam etmektedir. Kur'ân, bütün insanlığın hidâyeti için indirilmiştir. Bu sebeple, zaman ve mekânın farklılığı ya da insanoğlunun bazı problemlerinin şekil değiştirmesiyle Kur'ân'ın hidâyet fonksiyonu değişmemektedir. 1400 sene önce insanlığa yol gösterdiği gibi şimdi de göstermektedir. İşte tam bu noktada esbâb-ı nuzûl rivâyetlerinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çok çeşitli olaylara sınırlı Kur'ân nasslarının aydınlatıcı ikliminden istifade ettirmek esbâb-ı nuzûlle sağlanabilir. Çünkü âyetlerin arkasında yatan sebep ya da hikmetler onlar vasıtasıyla bilinebilir. Ancak önemli bir konunun altını da çizmekte fayda vardır. Esbâb-ı nuzûl rivâyetlerinin önemine rağmen çok sayıdaki âyet ya da âyet gruplarının sebeb-i nuzûllerinin olmaması böyle bir tefsir vasıtasının Kur'ân'ın açıklanmasında her şey olmadığını göstermektedir.

Esbabı nüzûlü farklı bir zaviyeden değerlendiren Fethullah Gülen Hocaefendi'nin de tespitleri konumuz açısından ayrı bir öneme sahiptir:

Bütün tefsirciler, "esbab-ı nüzûl" tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Ancak, temel esaslar açısından bu tabirde bazı eksik yönler olduğu da bir gerçek. Bir kere, eğer mes'eleyi sebep-müsebbeb çerçevesinde değerlendirecek olursak, sebep olmadığında müsebbebin de olamayacağı tabiidir. Bu da, "o sebepler olmasaydı bu âyetler nazil olmazdı" ma'nâsına gelir ki, böyle bir hükmü kabul etmek kat'iyen doğru değildir. Zannediyorum mes'eleye iktiran kelimesiyle yaklaşmak daha yerinde olur. Böyle bir yaklaşım üzerinde az duralım: Herhangi bir sebeple alâkalı âyeti, Allah (c.c.) ezelî hikmetiyle inzâl edecekti ama, bu âyet belli bir hikmete mebni, herhangi bir sebeple irtibatlandırılmış ve öyle nazil olmuştur. Evet mes'eleyi bu şekilde yorumlamak da kabildir. Esbab-ı nüzûl bir yönüyle vak'aları kavramada bilgimatik vazifesi görmüştür. Dikkat edilirse, âyetlerin nüzûlüne sebep olan vak'alar ekseriyetle şok tesiri meydana getiren vak'alardır. Dolayısıyla bu vak'alara bağlı olarak gelen hükümler de aynen hükmün gelmesine iktiran eden vak'alar gibi kolay kolay unutulmazlar. Bu da, esbab-ı nüzûlün hikmetlerinden biri olsa gerek. (Fasıldan Fasıla, c: 2)

Özetle söyleyecek olursak, müfessirlerimiz zaman zaman sebeb-i nuzûlleri Kur'ân tefsirinde metin dışı bir referans olarak kullanmışlardır. Mekkî ve Medenî ayrımı ya da nesh konusuyla ilgili tartışmalarda benzer yaklaşımları görmek mümkündür. Müslümanlar, bu tür tefsirî araçlarla metin içi referansların yanında metin dışı referansları da yakalamaya çalışmışlardır. Böylece kendilerini doğrudan muhatap kabul ettikleri Allah'ın Kelâm'ını en iyi bir şekilde anlamak ve yaşamayı gaye edinmişlerdir.

Son Söz Yerine

Müslüman toplumlar arasında Kur'ân çok hayati bir yere sahiptir. Müslümanlar, Kur'ân'ı sadece yazılı bir metin olarak görmemekte, onun aynı zamanda dinlenen ve okunan bir hitap olduğuna inanmaktadırlar. Bunun yanı sıra Kur'ân, Müslümanların hem ibadetlerinin hem de ahlâk ve hukuk alanındaki düzenlemelerinin kaynağı olmuştur. Böylece Kur'ân, beyan ettiği bir hayat tarzıyla Müslüman'ın ferdî ve içtimaî hayatını yeniden inşa etmekte, Kur'ân'ın insanını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Ancak bu, kalıplaştırılmış bir hayatı anlamlandırma değildir. Ankebut suresinin 69. âyetinde zikredildiği gibi, her insanın Hak rızası yolunda kemâle yürüyüşünü gerçekleştirmesindeki farklılığa da işaret edilmiş, sebîlenâ/yolumuz şeklinde tekil değil, sübülenâ/yollarımız sözcüğü kullanılmıştır. Vahiyle hayatı anlamlandırmanın tek bir yolu yoktur (es-Salih 1965, 21). Allah'a giden yollar mahlukatın solukları adedincedir. Hedefte Allah (c.c.) olduktan sonra bu yolların hangisinden gidilirse gidilsin O'na (c.c.) ulaşılması mümkündür. Ama bu yolların hepsi Kur'an'dan kaynaklanmak, ona dayanmak zorundadır. Yani Kur'an, mizacı, karakteri, seviyesi farklı her ferde Allah'a gidecek bir yol sunar. Kur'ân'ın tefsiriyle ilgili Müslüman müfessirlerin çabalarına bakıldığında, aralarında yorum farklılıkları gösterseler de, genel olarak Kur'ân'ın metin içi ve dışı referansları çerçevesinde objektif bir anlayış geliştirmeye çalışmışlardır. Elbette bu her müfessirin âyetleri aynı anladığı ya da tamamen farklı anladığı anlamına gelmemektedir. Tefsirler, ilk bakışta tekrar gibi görünen çok sayıdaki yorum içinde değişik nüanslar barındırmakta ve her müfessirin kendi tefsir metnini yeniden inşasında kendisinden bir şeyler kattığı görülmektedir. Farklılıklar arasında birliktelik, birlikteliğin içinde farklılıkların yeniden üretildiği Kur'ân tefsirleri sınırları çok net çizilmemiş fakat yapılan yorumların da bir şekilde kontrol edildiği çok önemli bir gelenek oluşturmuştur. Çünkü bir taraftan dinin hayatla irtibatını sağlayan bu gelenek, diğer taraftan Kur'ân nassının da lafzi otoritesini muhafaza etmektedir. Dil ise, özü itibariyle bizim karşımıza bir söz dizgesiyle çıkarak anlamada sınırsızlığa sınır getirerek müfessiri kritersizlikten kurtarmaktadır.

Kaynaklar

Abdul-Haleem, M.A.S. Context and Internal Relationships: Keys to Qur'anic Exegesis', (eds.) G. R. Hawting and Abdul-Kader A. Shareef (eds.), Approaches to the Qur'an, London: Routledge 1993.
Ayoub, Mahmud, The Qur'an and Its Interpreters, Albany: New York Press 1984.
Cerrahoğlu, İsmail Tefsir Usûlü, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Y. 1985.
Eagleton, Terry, Literary Theory: An Introduction, Basil: Blackwell 1986.
Ekin, Yunus, Kur'an'a Göre İnançsızlık, İstanbul: Işık Y. 2001.
Gülen, Fethullah, Prizma 4, Nil Yay., İst., 2003.
""""": Fasıldan Fasıla 2, Nil Yay., İzmir 1997.
El-Kardavî, Yûsuf Kur'an Tefsirinde İdeal Yöntem: Özellikler ve Prensipler', (çev.) Muhittin Akgül, Diyanet Dergisi, 38/3 (2002), 58
El-Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire: Mektebetu'l-Arabiyye 1967.
Miras, Kâmil, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-î Sarîh Tercümesi ve Şerhi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Y. 1972.
El-Muhâsibî, Ebû Abdillâh el-Hâris b. Esed, el-Aklü ve Fehmu'l-Kur'ân, (th) Hüseyin Kuvvetli, Beyrut: Dâru'l-Fikr 1982
Nursi, Bediüzaman Said, Sözler, İstanbul: Sözler Yayınevi 1993.
Es-Salih, Subhî, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut: Dâru'l-İlm li'l-Melâyîn 1965,
Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut: Dâr-u İbn Kesîr 1993.
Yıldırım, Suat Makbul Tefsirin Şartları', Yeni Ümit, 14/4 (2001).
Zerkeşî, el-Burhân fî Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut: Dâru'l-Ma'rife 1990.

Yeni Ümit Dergisi Sayı: 65

Okunma Sayısı : 3722

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
Yorumunuz
E-Posta Adresiniz
Güvenlik Kodu
dokuz sifir yedi dort sifir yedi

RSS akışımıza abone olmak için tıklayın... Facebook sayfamıza abone olmak için tıklayın.

Hakkımızda | Yardım | Bağış | İletişim | Kur'an'dan Bir Mesaj Mail Grubu

Bu sitenin barındırılması Sunucuturkiye Dedicated Server tarafından sağlanmaktadır

Feyyaz Grup