Oturum aç / Kayıt
Detaylı arama
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Makaleler Kur'an Elifbası Kur'an Tefsiri Kur'an Fihritsi Tecvid Eğitimi Kur'an Talim Soru ve Cevaplar
Kur'an'a İman Kur'an Oku Kur'an Oku (Flash) Videolar Mealler Kur'an Tefsiri Kur'an Fihristi Kur'an Elifbası Tecvid Eğitimi Kur'an Talimi Soru ve Cevaplar Makaleler

Kur'ân'ın İntikalinde Sahabe'nin Rolü

Yazar: Ergün Çapan, 05-11-2010

Beşer tarihi boyunca sahabenin semavi vahye olan ilgisini, bağlılığını başka herhangi bir toplulukta görmek imkânsız gibidir. Sahabe, yaşadığı dönemin şartlarını aşkın bir sistem ve hassasiyet içerisinde Kur'ân'ı, Peygamberimiz'in rehberliğinde hem ezberleyip hem de yazarak muhafaza altına almış ve O'nu bir harfi bile değişmeden insanlığa intikal ettirmiştir. Bugün dünyanın her tarafında en yaygın kitap olan Kur'ân, bir harf farkı olmaksızın asırlardır okunmaktadır. Matbaa, kayıt, ulaşım gibi modern imkânlara rağmen yirminci asırda yaşamış ünlü şahısların eserlerinde bile farklılıklar bulunması, bu işin başlı başına mûcize olduğunu gösterir. Biz bu çalışmamızda, Kur'ân'ın sahabenin hayatındaki yeri, önemi ve sahabenin, O'nu sonraki nesillere nazil olduğu şekliyle intikal ettirmesi üzerinde durmaya çalışacağız.

Kur'ân'ın sahabenin hayatındaki yeri

Sahabe, Kur'ân'ın ve Resûlüllah'ın (aleyhissalâtu vesselâm) mûcizesi olan bir topluluktur. Bu hakikat, dünden bugüne birçok âlim tarafından ifade edilmiştir. Meselâ, İslâm Hukuk Metodolojisi'nin en önemli simalarından biri olan Karafi (v.684), bu husustaki kanaatini şu şekilde ifade eder: "Peygamber Efendimiz'in sahabeden başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, sahabe, Allah Resûlü'nün nübüvvetine delil olarak yeterdi (Karafî 2001, 4:305)." Asrımızda yaşamış büyük müfessirlerden merhum Seyyid Kutup, tefsirinin değişik yerlerinde, meselâ, A'raf sûresi 188 ve 203. âyetleri yorumlarken sahabenin eşsizliğini, harikulâdeğini dile getirir. İ'câzu'l-Kur'ân sahasında zirve isimlerden Mustafa Sadık er-Rafii de, sahabenin Kur'ân mûcizesinin canlı bir sureti olduğunu vurgular (Rafiî 1990, 158-159).

Üstad Bediüzzaman, sahabenin Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş, peygamberlerden sonra firaset, dirayet ve insani değerleri temsilde zirveyi tutmuş, insanlık âleminin en meşhur, en muhterem ve en dindar insanları olduğuna dikkatleri çekmiş (Nursî, Şualar, 109) ve şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: Bedevi, okuma-yazma seviyesi çok düşük, sosyal hayattan ve yaşadıkları dünyadaki fikir ve düşüncelerden habersiz, semavi kitaptan yoksun ve fetret asrının karanlıklarında bulunan bu insanlar, çok az bir zamanda en medeni, en bilgili ve dünya siyasetinde en ِnde olan milletlere ve hükümetlere birer üstad, rehber, diplomat ve kılı kırk yaran bir adaletle hükmeden hâkim, doğudan batıya kadar herkesi memnun eden idareciler olmuşlardır (Nursî, Sözler, 524).

Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi, sahabenin harikulâdeliğini şöyle ifade eder: "...Kur'ân yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O'nun ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O'nun hakkında başka mûcizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve mârifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir. Doğrusu o çağda, sahabe ünvanıyla öyle bir nesil yetişmiştir ki, bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz" (Gülen, Işığın Göründüğü Ufuk, 2000, 50).

Sahabe, Kur'ân ile beraber ve Kur'ân için yaşamış ve hayatını Kur'ân'a adamıştı. Onlar, Kur'ân'ı yaşama ve yaşatma istikametinde tarihte eşi benzeri görülmemiş bir aktivite sergilemişlerdir. İşkenceye, baskıya, zulme mâruz kalmış ama, inandıkları değerlerden asla taviz vermemişlerdi. Allah'ın gönderdiği mesajı daha iyi yaşayabilmek için mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakarak hicret etmişlerdi. Bu uğurda hayatlarını seve seve feda etmiş, hattâ gönül verdikleri davaya engel olarak karşılarına en yakınları bile çıksa onları bile bertaraf etmekten çekinmemişlerdi (İbn Hişam, 2:112-113; İbn Kesir, 3:173-176).

Sahabenin hayatındaki en önemli şey, Kur'ân'ın her âyetini öğrenmek ve O'nun gereğince yaşamaktı. Onların içinde her hangi bir işle veya bir ticaretle meşgul olanlar, günlerinin bir kısmını O'na ayırır, gerisini Allah Resûlü'nün huzurunda geçirirlerdi. Gelen vahyi hemen öğrenmek ve bu hususta hiçbir kimseden geri kalmamak için Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda nöbetleşe bekler ve bir tek kelimeyi kaçırmamaya dikkat ederlerdi. Buharî'de nakledildiği üzere Hz. Ömer, bir gün kendisi Allah Resûlü'nün huzuruna gelir, bir gün de Ensar'dan olan komşusunu gönderir; sonra, Peygamber Efendimiz'in yanında iken öğrendikleri dinî meseleleri ve diğer vuku bulan hâdiseleri birbirlerine anlatırlardı (Buharî, talak 83). Bunun yanında, ileride bahsedileceği üzere, sahabe içinde bütün vakitlerini Mescid-i Nebevî'de geçirerek ilâhî vahyi ve Allah Resûlü'nün sünnetini ezberlemeye kendilerini vakfeden ashab-ı suffa da vardı.

Onlar, en tehlikeli anlarda bile kendilerini Kur'ân okumaktan alamıyorlardı. Meselâ, bir sefer sırasında Allah Resûlü ashabı ile birlikte bir vadinin kenarında istirahat etmek üzere konaklamıştı. Ve gönüllü olarak iki sahabi, sıra ile nöbet tutuyordu. Nöbet tutan sahabi namaz kılmaya durmuştu. Düşman onu uzaktan farkederek ok atmaya başladı. Sahabi, vücuduna isabet eden okları çıkararak namazına devam etti. Sonra yanındaki arkadaşı durumun farkına varınca "neden ilk ok isabet ettiğinde bana haber vermedin?" diye sorduğunda, yediği oklarla birlikte yaralı hâlde namaz kılmaya devam eden sahabi, bunun sebebini şöyle izah ediyordu; "Namazda bir sûre okuyordum, onu yarıda keserek namazı bırakmaya kıyamadım." (Ebû Davud, taharet 79; Hâkim, 1:258) Görüldüğü üzere sahabi, namazda Kur'ân okurken öylesine kendinden geçmişti ki, yaralandığı hâlde dahi o okuduğu sûreyi tamamlamadan namazını bitirmiyordu.

Sahabenin Kur'ân'a olan bağlılığı, O'nunla bütünleşmesi, dost-düşman onları tanıyan herkes tarafından kabul edilmişti. Meselâ, sahabe karşısında sürekli hezimete uğrayan Rum ve Fars kralları başa çıkamadıkları bu insanları değişik yollara başvurarak tanımaya çalışmışlardı. Gerek sahabe arasına gönderdikleri casuslardan ve gerekse bizzat sahabe ile savaşan askerlerinden aldıkları cevap hep aynıydı. "Onlar, ruhbanun fi'l-leyl (gece kendisini ibadete salmış bir abid), fürsanün fi'n-nehar (gündüz de bir cengaver). Onların arasında otururken yanındaki ile konuşmaya kalksan, okunan Kur'ân ve zikir sesinden ne dediğini anlayamazsın. Çünkü onlar, sürekli Kur'ân okuyup Allah'ı zikrederler (İbn Asakir, 2:96; İbn Kesir, 7:16).

Kur'an'ın nazara alınması

Sahabenin hayatı hep Kur'ân etrafında örgüleniyor, hayatları vahyin müşahedesi altında yoğrulup şekilleniyordu. Kur'ân'da, ibadet hayatlarından, Allah yolunda verdikleri mücadelelere,, birbirleriyle olan münasebetlerinden, Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl hitap etmeleri gerektiğine, yemek yemelerinden fısıltı hâlinde konuşmalarına, hattâ kalplerinden geçenlere kadar pek çok durumları bildiriliyor ve kendileri ile ilgili âyetler nazil oluyordu (8:5; 33:22; 24:63; 49:2-4; 24:61; 33:53; 58:1; 2:284). Hayatları Kur'ân'la çok içli-dışlı idi. Meselâ, Resûlüllah (s.a.s.), bir gün Ubeyy b. Ka'b'ı çağırarak ona: "Allah, sana Kur'ân okumamı emretti." deyince Übeyy "adımı da söyledi mi?" diye sormuş, Efendimiz, "evet" cevabını verince ağlamaya başlamıştı (Buharî, tefsir 98:2).

Kur'ân eksenli hayatı her şeye tercih eden sahabeyi, Kur'ân, sürekli nasıl bir kitapla muhatap olduklarına dikkatlerini çekiyor, onları cezbederek şöyle sesleniyordu:

Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, bu Kur'ân ile yürütülürdü, yeryüzü param parça olup ve ِlüler konuş‏turulabilseydi, o da, yine bu Kur'ân ile olurdu! (Ra'd/13: 31)

Eğer Biz bu Kur'ân‎'ı bir dağı‎n tepesine indirseydik onun, Allah'a tazimi sebebiyle başını‎ eğip parçaland‎‎ığını göِrürdün. İş‏te bunlar bir takı‎m misallerdir ki, dü‏şünüp istifade etmeleri için, Biz onlar‎ı insanlara anlatı‎yoruz. (Haşir/59: 21)

Kur'ân, bâtılın kendisine bir yol bulup giremeyeceği (41:42), bütün feyiz ve bereketlerin kaynağı (38:29), sahabenin karşılaştıkları problemleri, ihtilâfları çözmede ilk müracaat edecekleri merci idi (42:10; 4:59). Kur'ân, onları en doğru, en isabetli hayata yönlendiriyor (17:9), kendisiyle birlikte şifa ve rahmetin indirildiğinin (17:82) ve O'nda hiçbir şeyin ihmal edilmediğinin (6:38) altını çiziyor ve onları sürekli kendisini okumaya, anlamaya teşvik ediyordu (35:29-30).

Kur'ân'a bu şekilde muhatap olan ve dinlerini yaşama, O'na sahip çıkma ve O'nu dünyanın dört bir yanına neşretme yolunda mallarını canlarını feda eden, yurtlarını yuvalarını terk eden sahabenin, müsteşriklerin ve onların bir takım kasıtlı ve tutarsız iddialarını kendi görüşleriymişçesine pazarlamaya kalkanların ileri sürdüğü gibi, Allah'ın Kitabı'nı koruma altına almaktan gaflet etmeleri düşünülebilir mi?

Peygamberimiz'in sahabeyi Kur'an okumaya teşvikleri

Peygamber Efendimiz (salât u selâmların en güzeli ve en mükemmeli O'nun üzerine olsun), inen her Kur'ân vahyini, önce erkekler, ardından da kadınlar cemaatına okuyordu (Hamidullah, 42). Peygamber Efendimiz'den vahyi işiten zatlar da ya hıfz, yahut da kitabet yoluyla dinledikleri vahiyleri tesbit ediyorlardı. Yazı bilenler, Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselâm) tebliğ ettiği vahyi yazıyorlar ve yazdıkları metinleri de ezberliyorlardı. Yazı bilmeyen, yahut yazı malzemesini temin etme imkânına sahip olmayanlar ise, Peygamber Efendimiz'in (sallâllahu aleyhi ve sellem) namaz, sohbet veya başka vesilelerle okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i bizzat kendisinden dinleyerek ezberlemeye gayret ediyorlardı (Hamidullah, 45; Yıldırım, 60). Peygamber Efendimiz, onların Kur'ân'a olan aşk ve şevklerini coşturuyor (Buharî, et'ıme 30; Müslim, müsafirîn 243), "en hayırlılarının Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenler" olduğunu bildiriyor (Buharî, fezâilü'l-Kur'ân 21; Ebû Davud, salât 349) Kur'ân ile meşgul olmanın Allah nezdindeki değerine dikkatlerini çekiyor (Müslim, salâtü'l-müsafirîn 251) ve şöyle buyuruyordu: "Aziz ve Celîl olan Allah buyuruyor ki: Kim, Kur'ân-ı Kerîm'i okuma meşguliyeti sebebiyle Bana dua edip, bir şey istemekten geri kalırsa, Ben ona, isteyenlere verdiğimden fazlasını veririm.' (Tirmizî, sevâbü'l-Kur'ân: 25)"

Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli ashabını Kur'ân okumaya ve ezberledikleri yerleri unutmamaya teşvik etmiş (Buharî, fezâilü'l-Kur'ân 23), unutmanın uhrevi mesuliyetine dikkatlerini çekmiş (Ebû Davud, salât 16) ve kendisine "Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a hangi amel daha sevimlidir?" diye soran birisine de, "Yolculuğu bitirince tekrar yola başlayan" cevabını vermişti. "Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?" diye ikinci sefer sorulunca da, "Kur'ân'ı başından sonuna okur, bitirdikçe yeniden başlar." buyurarak" (Tirmizî, kıraat 4; Hâkim, 1:757), sürekli hatim yapmayı tavsiye etmiştir. Ve Kur'ân okuyan mü'minin, tadı ve kokusu çok güzel olan turunç gibi olduğunu bildirmiştir (Buharî, et'ıme 30; Müslim, müsafirîn 243).

Peygamber Efendimiz şerefli sözleriyle Kur'ân okumaya ve okutmaya teşviklerinin yanında kendisi en zor şartlarda bile ashabına Kur'ân öğretiyordu. Ebû Talha'dan nakledilen şu rivâyet gerek Peygamber (s.a.s.) ve gerekse sahabenin, Kur'ân eğitim ve öğretimine ne kadar büyük bir önem verdiğini göstermektedir: "Bir gün Resûlullah (s.a.s.)'ın yanına gittiğim de Peygamber (aleyhissalatu vesselam)in, açlıktan iki büklüm olan belini dik tutabilmek için karnına bir taş bağlamış bir hâlde ashab-ı suffaya Kur'ân okutuyor gördüm" (Ebû Nuaym, 1: 342; Kandehlevî, 3:224).

Allah Resûlü, sözlü ve fiilî teşviklerinin yanında Kur'ân'dan uzak kalmanın nasıl bir mahrumiyet olduğunu da nazara vererek şöyle buyuruyordu; "Hâfızasında Kur'ân'dan hiç bir ezber bulunmayan kişi harab olmuş bir ev gibidir" (Tirmizî, sevâbu'l-Kur'ân 18; İbn Ebi Şeybe, 6/127).

Ayrıca. Resûlullah (s.a.s.), sahabenin önde gelen kârilerine halka Kur'ân öğretmelerini, halkdan da tayin ettiği bu insanlardan öğrenmelerini emretmişti. Bu sayede Medine kâriler ile dolup taşıyordu. Peygamber Efendimiz (salat u selamların en güzeli ve en mükemmeli O'nun üzerine olsun) onları uzak memleketlere Kur'ân'ı tilâvet ve mânâsıyla öğretmek için gönderiyordu. Meselâ Mus'ab b. Umeyr ve Abdullah b. Ümmi Mektum'u hicrette önce Medine'ye göِndermişti.

Sahabenin Kur'an okumaya düşkünlüğü

Sahabenin hayatında birinci derecede ehemmiyet verdikleri ilgi alanı Kur'ân'dı. Onların nazarında her yeni nâzil olan âyet gökten inen semavi bir sofra gibiydi. Onlar, nazil olan âyetlerin ilâhî cazibesine kapılarak kendinden geçmiş, bütün himmetini O'nu öğrenmeye, öğrendiklerini yaşamaya ve insanlara tebliğ etmeğe teksif etmişlerdi. Âyetleri ezberlemede, ezberden okumada ve mânâlarını anlamada adeta birbirleriyle yarışıyorlardı (Zerkanî, 1:241; Tirmizî, zühd, 37). Hattâ Kur'ân'dan ezberlenen metinlerin miktarı sahabe arasında fazilet vesilesi sayılıyordu (Buharî, cenaiz 73; Müslim, cenaiz 27). Âdeta kim daha çok ezberleyecek diye aralarında fazilet yarışı yapıyorlardı. Bazen onlardan bir kadının mehrinin, kocasının kendisine öğreteceği Kur'ân'dan bir sûre olması, o kadın için göz aydınlığı, sevinç kaynağı oluyordu (Buharî, nikâh: Ebû Davud, nikâh: 30). Gece kalkıp namaz kılmayı ve seher vaktinde Kur'ân tilâvetini rahat döşekte uyamaya tercih ediyorlardı (Kandehlevî, 3:141-144). Hatta gece karanlığında evlerinin yanından geçenler arı uğultusu gibi bir ses işitirlerdi (İbn Sa'd, 3:110; İbnü'l-Esir, 3:284). Onlar, Kur'ân'da hedef gösterilen şu hususiyetin zirvedeki temsilcileri idiler: "Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi" (Zariyat/51: 17-18).

Sahabe içerisinde, kıraatı açıktan okunan namazlarda, özellikle sabah namazında seb'u't-tıval (Bakara sûresinden itibaren ilk yedi sûre) tercih edilirdi. Bununla birlikte, Hz. Osman (v.35/655) ve Temim ed-Darî (v.40/660) gibi bir rek'atta Kur'ân'ı hatmedenler de vardı (Heysemî, 9:57; Zehebî, 1:9).

Bazı sahabîler, kendilerini Kur'ân'ın cazibesine kaptırarak, O'nu üç günde bir hatmederdi; hattâ içlerinde her gece hatmedenler bile vardı (Taberanî, 6:51; Heysemî, 7:171). Peygamber Efendimiz (alehissalâtü vesselâm), Abdullah b. Amr b. el-As'ı yanına çağırarak ayda bir hatim etmesini söylemiş, o daha fazlasına gücünün yeteceğini, yani daha kısa sürede hatim edebileceğini ifade etmiş, Peygamberimiz de haftada bir hatim etmesini tavsiye buyurarak, bundan daha kısa bir sürede hatim etmesini istememiştir (Buharî, fezâilü'l-Kur'ân 34; Müslim, sıyam 181-194).

Sahabe içinden bazı insanlar, Mescid-i Nebevî'nin yanında suffa denilen yerde Allah Resûlü'nün gözetiminde ikamet ediyor, O'nun rehberliğinde Kur'ân'ı hıfz ediyor ve mânâlarını mütalaa ediyorlardı (Kevserî, 4; Baktır, 30-32). Onlar, Kur'ân'da işaret edildiği üzere kendilerini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya kilitlemiş müstesna insanlardı: "Sabah-akşam Rabbilerine, O'nun rızasını isteyerek dua edenlerle birlikte candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek, gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş, işi-gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme" (Kehf/18: 28).

Suffa, Kur'ân'ın hıfzedilip, ahkâmının tedris edildiği bir medrese idi. Orada bulunan sahabiler, Peygamber medresesinin kendilerini Allah'ın dinini öğrenmeye vakfeden talebeleri idi. Bunlar, aynı zamanda çok müstağni, hasbiydiler. Kur'ân, onların bu hâline şu şekilde işaret etmiştir: "Yardımlarınız, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar, yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz, mutlaka Allah onu bilir" (Bakara/2: 273). Bu âyet, ashab-ı suffa hakkındadır (Kurtubî, 3:340; Âlûsî, 3:46; Elmalılı, 2:940).

Sahâbeyi Kur'ân'a yönelten daha başka faktörler

Yukarıda zikredilenlerin yanında sahabeyi Kur'ân'ı öğrenmeye, ezberlemeye sevk eden başka amiller de vardı:

a. Sahabenin ümmî olması. Sahabe ümmi bir topluluktu. Onların başka kültürlerden etkilenmemiş olan duru ve ezbere müsait dimağları, ilâhî mesajın hiç değiştirilmeden korunarak intikal ettirilmesinde çok önemli bir faktördür. Onların içlerinde okuma-yazma bilen insan çok azdı. Öğrenmede en büyük dayanakları hafızalarıydı. Hafızaları da sürekli işletildiğinden, çok güçlüydü. Onlar, zekâlarının kıvraklığı, hafızalarının kuvveti ve safi tabiatları ile örnek gösteriliyorlardı. Şurası açık bir gerçektir ki, onların kimisi adeta şiir divanı, kimisi neseb sicili, kimisi de tarih kitabı gibiydi. İslâm, teşrifinden itibaren onların bu kabiliyetlerini vahye yöneltip, inkişaf ettirmiş, böylelikle sahabe, Kur'ân'ın kendilerinden sonra gelecek insanlara intikalinde çok önemli bir misyonu yerine getirmiştir (Zerkânî, 1:290-296; Kevserî, 6).

Ayrıca, gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da şudur: Kurân'ın nazil olduğu dönemde Arapça altın çağını yaşıyordu (Rafiî, 188-208). Kur'ân'ın belâgatı ve icazı karşısında sahabe adeta büyülenmişti. Meselâ Hz. Ömer, cahiliye edebiyatına, cahiliye şiirine vâkıf bir insandı. Kendi ifadesiyle "gözümü yumsam hiç duraklamadan, cahiliye şiirinden bin beyit okuyabilirim." derdi. İşte bu parlak dimağ, Peygamber Efendimiz'i öldürmeye karar vermiş olmasına rağmen, Tâhâ sûresini dinlediğinde onun o büyüleyici ifadeleri karşısında kendinden geçmiş ve Müslüman olmuştur (İbn Hişam, 2:188) Kur'ân'ın belâgat ve icazının cazibesine kendini salan sahabi hayatını hep Kur'ân etrafında örgülemişti.

b.
Kur'ân'ın birden inmeyip parça parça nazil olması, sahabeye daha kolay ezberleme imkânı tanıyordu.

c. Namazda okunması. Namazda belli miktar Kur'ân okumanın gerekli olması, ayrıca ferdi kılınan namazlarda fazla Kur'ân okumanın daha sevaplı ve faziletli olduğunun Peygamberimiz tarafından bildirilmesi (Buharî, ezan 62; Ebû Davud, salât 123).

d. Kur'ân'ın hükümleriyle amel etmenin her insan için gerekli olması. O dönemde her sahabi, Allah'ın kendisine gönderdiği mesajda kendisinden neler istediğini öğrenip, öğrendiklerini hayata taşımak istiyordu. Bu da, sahabeyi Kur'ân öğrenmeye sevkeden ve Müslüman olmanın getirdiği tabiî hususiyetlerden biri idi. Ayrıca Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), bazen onlardan birinden kendisine Kur'ân okumasını istiyordu. (Buhari, fezailü's-sahabe, 25; tefsir, 4/9; Tirmizî, cenaiz, 14; Müsned, 1: 374, 390, 433.) Bu da, onları Kur'ân'a yönlendiren ayrı bir dinamikti.

Sahabenin Kur'an'ı intikal ettirmesi

Sahabe, yukarıda anlatıldığı üzere hayatı hep Kur'ân etrafında örgülenmiş bir Kur'ân harikasıdır. Kur'ân, Allah Tealâ tarafından nasıl vahyolunmuşsa, Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) tarafından nasıl söylenmiş ve belletilmişse sahabe tarafından öylece yazılıp ezberlenerek, insanlığa intikal ettirilmiştir. Şimdi de, sahabenin Kur'ân'ı hem ezberlemesi, hem de yazması üzerinde ayrı ayrı durmak istiyoruz:


Sahabenin Kur'ân'ı ezberlemesi


Sahabe, Kur'ân âyetlerini nazil olduğu şekli ile ezberleyebilmek için sabah-akşam ezberledikleri yerleri Resûlullah'a (s.a.s.) okuyor, ayrıca güçleri ve imkânları dahilinde yazmaya, yazdırmaya koşarak, Kur'ân'ın kaydedilmesi ve başkalarına da aktarılması hususunda yoğun çaba gösteriyorlardı (Kevserî 4; Hamidullah, 43-44).

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), ashabının gönüllerinde Kur'ân'ın hıfzedildiğini şu şekilde vurgulamıştır: "أَنَاجِيلُهُمْ فِي صُدُورِهِم: Onların kitapları göğüslerindedir" (Taberanî, 10:89). Bu hususiyet, kendilerine kitap verilen diğer ümmetlerde yoktur. Onlar, kitaplarının tamamını yazılı metne bakmadan ezberden okuyamazlar ve sadece yazarak kitaplarını korumaya çalışırlar. Hattâ Hz. Musa'nın, (a.s.) levhalarda أَنَاجِيلُهُمْ فِي صُدُورِهِمْ şeklinde nitelenen bir ümmetin geleceğinin haber verildiğini gördüğünü ve bu ümmetin kendisinin olması için Allah'a dua ettiği ve Cenab-ı Allah'ın da "Onlar, Muhammed'in ümmetidir." diyerek, bu lûtfa Peygamberimiz'in ümmetinin mazhar olacağını bildirdiği rivâyetler arasındadır (İbn Kesir, 2:250). Değişik nimetlere mazhariyetin yanında Kur'ân'ın kolay ezberlenmesi de, Allah'ın Müslümanlara bahşettiği başka bir lütüftur. Ve bunda da sahabenin apayrı bir yeri ve önemi vardır.

Sahabe içinde Kur'ân'ı okumada ve başkalarına okutmada şu sahabiler en önde gelmektedir: Hz. Osman İbn Affan, Hz. Ali İbn Ebi Talib, Hz. Übeyy İbn Ka'b, Hz. Zeyd İbn Sabit, Hz. Abdullah İbn Mesud, Hz. Ebu'd-Derda, Hz. Ebû Musa el-Eşarî (Zehebî, Mârifet, 1:102-126).

Resûlullah hayatta iken bir çok sahabî Kur'ân'ı ezberlemişti (Kevserî, 4; Ebû Şame, 33). Bunlardan bazıları şunlardır: Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talha, Sa'd, Abdullah İbn Mesud, (Huzeyfe'nin mevlâsı) Salim, Ebû Hureyre, Abdullah İbn Saib, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Abdullah İbn Amr İbn el-As, Abdullah İbn Zübeyr, Ubade İbn Samit, Muaz, Mucemmi' bint-i Cariye, Fadale bint-i Ubeyd ve Mesleme bint-i Mahled'dir. Ezvâç-ı Tâhirât'tan Hz. Aişe, Hafsa ve Ümmü Seleme de bunlara dahildir (Aynî, 16:209; Süyûtî, 1:93; Salih, 66). Ayrıca kaynaklarda "şehide" isimli bir bayan sahabiyenin de Kur'ân'ı cem' ettiği/ezberlediği rivâyet edilmektedir (İbn Hanbel, 6:405; İbn Huzeyme, 3:89; Beyhakî, 3:130). Peygamberimiz'in vefatından sonra ise binlerce sahabi Kur'ân hıfzını itmam etmiştir (Salih, 67; Ebû Şehbe, 240).

Bu zikredilenler, Kur'ân'ı ezberleyip Resûlüllah'a arzetme bahtiyarlığına nail olmuş ve diğer sahabilere hocalık yapmış bulunan kimselerdir. Yoksa, Asrı Saadet'te Kur'ân'ı ezberleyip, Allah Resûlü'ne arz etme imkânı bulamayan sahabiler ise sayılamayacak kadar çoktur. Yemâme'de 70 hâfız sahabînin şehid olduğu tarihlerde kayıtlıdır.

Sahabe, Allah Resûlü'nün vefatından sonra da Kur'ân'ın insanlığa intikalinde çok büyük hizmetler yapmıştır. Meselâ, Abdullah İbn Mes'ud, Kûfe de binlerce Kur'ân talebesi yetiştirmiştir (İbn Asakir, 14:43; Zehebî, 1:13). Ebû Musa el-Eş'arî aynı işi Basra da yapmıştır. Ebû Musa el-Eş'ari'nin talebelerinden Ebû Reca el-Utaridî, "Ebû Musa Basra camiinde her gün bize ders verirdi. Onarlı halkalar hâlinde bizleri oturtur Kur'ân okuturdu." (Ebû Nuaym, 1:256; Kevserî, 14-15) diyerek, sahabînin bir çok insana belli bir sistem dahilinde Kur'ân öğrettiğini anlatmaktadır. Aynı şekilde Ebû Derda, Şam camiinde sabahtan öğleye kadar Kur'ân talim ettirirdi. Talebelerini onar onar halkalara ayırır, her bir halkanın başına birini rehber olarak tayin eder, kendisi de hepsini kontrol ederdi. Talebeleri bir yerde takılsalar gelip ona sorarlardı (Kevserî, 14-15).

Görüldüğü üzere sahabe, sistemli bir şekilde değişik yerlerde çok sayıda Kur'ân talebesi yetiştirmiştir. Artık dünyanın birçok yerinde Kur'ân'dan bir âyeti yanlış okuduğunda veya unuttuğunda düzeltecek veya hatırlatacak bir çok insan vardır. Hattâ on yaşında Kur'ân'ı hıfz etmiş bir çocuk dahi yapılan yanlışlığı tashih edebilmektedir (Kevserî, 3).

Durum böyle iken bazıları, Kur'ân hakkında şüphe uyandırmak için değişik yollara baş vurmaktadırlar. Bunlardan müsteşrik Blachére, Buharî'de yer alan tekrarların dışında farklı rivâyetlerde adları geçen sahabileri nazara verip, rivâyetlerin de sadece zahirine bakarak, ilgili diğer hadisleri hiç dikkate almadan, bu türden hadislerdeki asıl maksat üzerinde hiç durmadan, konuyla ilgili âlimlerin açıklamalarını da görmezlikten gelerek, "Rivâyetlerden, (Resûlüllah zamanında) yalnızca yedi kişinin Kur'ân hâfızı olduğu anlaşılmaktadır." iddiasında bulunmaktadır (Nakl: Subhi Salih, 66). Bu meseleyi tahlil için, önce Buharî'deki rivâyetlere bakalım:

1. Abdullah İbn Amr İbn el-As'tan gelen sahih bir hadiste Resûlullah (s.a.s.): "Kur'ân'ı şu dört kişiden öğreniniz." buyurarak Abdullah İbn Mesud, Salim, Muaz ve Ubeyy İbn Ka'b'ın isimlerini saymıştır (menakıbü'l-ensar 16). Peygamber Efendimiz'in (sallâllahü aleyhi ve sellem) isimlerini saydığı bu sahabîler, bu sahada en önde gelen hâfızlar değil, hâfız olmakla birlikte, kâri, yani o hadisin şeref-vürud olduğu dönemde Kur'ân'ı en iyi okuyanlardır. Bunların dışında Kur'ân hâfızı yok demek değildir (Zerkeşî, 1:242; Kurtubî, 1:41-42; Tetik, 47). Herhangi bir uzmanlık dalında tahsil yapmak isteyen insana o sahanın en önde gelen insanlarını göstererek "falanlardan öğren" demek, o sahada daha başkalarının bulunmadığı mânâsına gelmez. Ayrıca, bu rivâyetlerde adları geçen sahabîler, Kur'ân bilgisine diğerlerine nazaran bazı açılardan daha vâkıf; Kur'ân'ı şifahen bizzat Efendimiz'den almış ve onun okunuşunu nâzil olduğu bütün vecih, huruf ve kıraat şekilleriyle biliyor da olabilirler. (Zerkanî, 1:244; Zerkeşî, a.y.; Kurtubî, 1:41-42)

2. Katade, Enes b. Malik'e, Allah Resûlü hayatta iken kimlerin Kur'ân'ı ezberlediğini sorduğunda, "Ubeyy İbn Ka'b, Muaz İbn Cebel, Ebû Zeyd ve Zeyd b. Sabit'ten başka Kur'ân'ı ezberleyen yoktu." demiştir (fezâilü'l-Kur'ân 8). Hadisin diğer bir rivâyetinde Übeyy İbn Ka'b'ın yerine Ebu'd-Derda zikredilmiştir (a.y.).

Katade'den gelen bu rivâyeti, yine Katade'den gelen başka bir rivâyetle ele alındığında ortaya çıkan tablo şudur: Ensar'ın iki kabilesi olan Evs ve Hazreç'ten bazıları, kendilerine mensup faziletli insanların ismini anarak birbirlerine karşı övünüyorlardı. Evslilerin, "Vefatı ile Arş'ın ihtizaza geldiği Sa'd İbn Muaz bizdendir; arıların kendisini koruduğu Asım İbn Sabit bizdendir; cenazesini meleklerin yıkadığı Hanzala İbn Rabih bizdendir; şehadeti iki kişinin şehadetine denk tutulan Huzeyme İbn Sabit bizdendir." demelerine karşı, Hazreçli olan Enes İbn Malik, Hazrece mensup olup da, Kur'ân'ı ezberleyen yukarıdaki dört ismi anar (Taberanî, 10:40; Ebû Ya'lâ, 5:329; Hâkim, 4:90). Demek oluyor ki, Enes İbn Malik'in söz konusu rivâyeti, esasen Hazreç kabilesine mensup hâfızlar hakkındadır. Fakat yukarıdaki rivâyette bu husus zikredilmemiştir (İbn Hacer, 8:668) Kaldı ki, Hz. Enes, sahabenin gençlerindendi; Efendimiz'in evine çocuk yaşta hizmetçi olarak girmişti ve O'nun vefatında henüz 20'sine varmış veya varmamıştı. Bu bakımdan, sahabenin tamamını her bakımdan bilmesi mümkün değildi (Zerkeşî, 1:242; Süyuti, 1:223). Hz. Enes'in Kur'ân hâfızları hakkında sadece şu kadar insan ezberlemiştir diyebilmesi için bütün sahabiyi tek tek dolaşarak hepsine bizzat sorması ve böylelikle elde edeceği bir rakamı söylemesi gerekirdi. Oysaki böyle yapmak çok zordur. Hz. Enes kendisine sorulan bir soru üzerine böyle bir şey demiştir.

Diğer taraftan, H. 4/626 yılında meydana gelen Bi'r-i Maune faciasında 70 kadar kurrâ sahabinin (Buharî, cihad19; Müslim, mesacid 297; Süyuti, 81), 12/633 yılında vuku bulan Yemame Savaşı'nda da en az bir o kadar hâfız sahabînin şehid düştüğü (Süyuti, 1:94; Ebû Şame, 38) göz önüne alınırsa, Resûlullah (s.a.s.) devrinde oldukça çok, hattâ binlerce denebilecek sayıda hâfızların olduğu anlaşılır (Zerkeşî, 1:242; İbn Hacer, 8:668; Aynî, 16:209). Bazı rivâyetlerde, Yemame (12/633) savaşında şehid düşen sahabilerin beş yüz (İbn Kesir, Fezailü'l-Kur'ân, 9), yahut yedi yüz (Kurtubî, 1:50; İbn Hacer, 8:669-670) olduğu nakledilmektedir ki, bu da, söz konusu kanaati teyid edici mahiyettedir. Resûlullah (s.a.s.)'ın vefatından sonra ise daha çok sahabe Kur'ân'ı hıfzetmiştir (Zerkanî, 1:242).

Sahabenin Kur'ân'ı yazıyla tesbit etmesi

Sahabe, Kur'ân'ı ezberlemenin yanında, imkânları ölçüsünde yazıyla da Peygamber Efendimiz'in kontrolünde muhafaza altına almıştır. Peygamber Efendimiz kendisine nâzil olan âyetleri vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Bu arada bazı sahabiler, imkânları ölçüsünde kendilerine de bir nüsha yazarlardı (Zerkeşî, 1:238; Butî, 44). Fakat, ezberleme yazmaktan daha yaygındı. Çünkü Kur'ân, hem bir ibadet kitabı, hem bir zikir kitabı, hem bir hukuk kitabı olmasından dolayı onu ezberlemeye sevkeden amil daha çoktu. Şurası unutulmamalıdır ki, Peygamberimiz'in hafızalarda Kur'ân'ı takyid ve tescil etmenin yanında bu şekilde yazdırması, bu kayıt ve tescili iyice kuvvetlendirmeye yِöneliktir (Zerkanî, 1:246).

Allah Resûlü hayatta iken nazil olan Kur'ân âyetlerini yazan vahiy kâtipleri vardı. Bunların sayısı kırktan fazlaydı (Halebî, 3:326; Cerrahoğlu, 53) . Bunların başlıcaları şunlardır: Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, , Zeyd İbn Sabit, Zübeyr İbn Avvam, Ubeyy İbn Ka'b, Halid İbn Said, Eban İbn Said, Muaviye İbn Ebi Süfyan, Hanzala İbn er-Rebi', Muaykıb. İbn Ebi Fatıma (v.40/Â660), Abdullah İbn Erkam, Şurahbil İbn Hasene, Abdullah İbn Revaha, Abdullah İbn Sa'd İbn Ebi Serh (r.anhüm) (İbn Hacer, 8:639; Aynî, 16:200).

Allah Resûlü'nün hayat-ı seniyelerinde Hz. Ali, Übeyy İbn Ka'b, Muaz İbn Cebel, Ebu'd-Derdâ gibi sahabîler, üzerinde Kur'ân sûreleri yazılı bulunan deri, kemik, odun vb. parçalarını tam bir kitap hâlinde bir araya getirmiş bulunuyorlardı. Efendimiz'in dar-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Ebû Bekr zamanında Peygamberimiz'in rehberliğinde yazılan nüshalar bir araya getirilerek kitaplaştırılmıştır. Bu işi de bizzat Hz. Ebû Bekr'in emriyle ve Hz. Ömer'in yardımıyla Hz. Zeyd İbn Sabit yapmıştır. Hz. Zeyd, kendisine getirilen her âyeti, Allah Resûlü'nün huzurunda yazıldığına dair en az iki şahitle kabul ediyordu (İbn Ebî Davud, 1:169; Rafiî, 39). Maksat, Kur'ân'ı yalnız yazdırmak olsaydı iş gayet kolaylaşırdı. Birkaç hâfız bir araya gelir, onlar okur, Zeyd yazardı. Halbuki Zeyd, Kur'ân'dan her bir âyeti ancak iki şahidin şahitliği ile kabul ediyordu.Yani, hem Allah Resûlü'nden bu şekilde ezberlendiğine hem de yazıldığına dair iki şahid istiyordu. Hz. Zeyd, kendisi hâfızların başında geliyordu. Dolayısıyla bu şekilde hâfız şahid isteyerek kendisini meşakkate sokmasına gerek yoktu. Fakat dini hassasiyeti, ihtiyatı ve verasından ötürü "ve kendisi kitabetle vazifeli olduğundan dolayı" kendisini bütün sahabenin sonuna koyuyordu (Rafiî, 39; Butî, 47). Takip ettiği hassas metot çerçevesinde Tevbe sûresinin son iki âyetini Huzeyme İbn Sabit'in yanında bulmuştu. Bu tavır, bu âyetlerin sadece Hz. Huzeyme tarafından bilindiği demek değildir. Yukarıda ifade edildiği gibi, sahabeden pek çoğu, Allah Resûlü zamanında Kur'ân'ı yazıyordu. Zeyd, Kur'ân'ı cem' ederken, hıfza değil, bu yazılanları, esas almış, her bir âyetin, hem de Allah Resûlü'nün huzurunda en az iki kişi tarafından yazılmış olmasını şart koşmuştu. Tevbe sûresi, son inen sûrelerdendi. Dolayısıyla, son iki âyetini, öyle anlaşılıyor ki, Allah Resûlü'nün huzurunda sadece Hz. Huzeyme yazmıştı. Belki başkaları da yazmıştı ama, vefat etmiş, şehid düşmüş olabilirlerdi. Bizzat Hz. Zeyd'in kendisi ve daha pek çok sahabinin, bu âyetler de dahil, Kur'ân'ı ezberlemiş olmalarına rağmen o, her âyet için, onun Rasülüllah'ın huzurunda ve gözetimi altında yazıldığına dair iki şahit istemiş, Tevbe sûresinin son iki âyeti bu şartlarda, o an için sadece Hz. Hüzeyme'nin yanında bulunmuş, Allah Resûlü'nün, yukarıda geçen Katade hadisinden de anlaşıldığı gibi, Ebû Huzeyme'nin şehadetini iki şehadet olarak saymasından ve bu sebeple Hz. Huzeyme "Zü'ş-sehadeteyn" olarak meşhur bulunmasından dolayı da, bu iki âyet ondan kabul edilmiş ve nüsha tamamlamıştır (İbn Hacer, 9:12; Rafiî, 39).

Hz. Ebû Bekr zamanında cem edilen Kur'ân, başta Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer olmak üzere bütün sahabenin icmâını almış, kimseden tek bir itiraz yükselmemiştir (İbn Ebî Davud 1:165-184; Zerkanî, 1:259-260). Bu arada Hz. Ali'nin buna katılmayarak ayrı bir Kur'ân cem ettiği şeklinde yorumlanmak istenen şöyle bir rivâyet vardır: "Kur'ân'ı cem edinceye kadar evimden dışarı çıkmayacağım; elbisemi sadece namaz için giyeceğim (İbn Ebi Şeybe, 6:148)." Önce hemen belirtelim ki, bu rivâyet, senedinde inkıta olduğundan dolayı zayıftır (İbn Hacer, 8:629; Aynî, 16:197). Haydi rivâyet yönünden sıhhatli olmuş bile olsa, bundan, Hz. Ali'nin farklı bir Kur'ân cem ettiği gibi bir mânâ çıkmaz. Hz. Ali de, baştan beri Efendimiz'in yanında bulunmuş, aynı zamanda O'na vahiy kâtipliği yapmış biri olarak, yaninda deri, kemik vb. parçaları üzerinde yazılı bulunan Kur'ân âyetlerini kendisi için bir araya getirip, kendisine bir nüsha oluşturmuş olabilir. Nitekim, Süyutî'nin İtkan'ı gibi kaynaklarda, ayrıca Şiî kaynaklarda bundan bahsedilir. Fakat kimse, Hz. Ali'nin "haşa- farklı bir Kur'ân cem' ettiği gibi bir iddiada bulunmamıştır. Şiiler bile, onca ifratlarına rağmen, Hz. Ebû Bekr'in zamanında cem' edilen Kur'ân'ın Efendimiz'e inen Kur'ân'ın aynısı olduğuna inanmakta ve farklı bir inancı küfür telâkki etmektedirler. Kaldı ki Hz. Ali, Hz. Ebû Bekr'in Kur'ân'ı cem' etmesini çok takdir ederek şöyle demiştir: "Allah Ebû Bekr'e gani gani rahmet etsin. Ebû Bekr, Kur'ân'ı iki kapak arasında ilk cem' eden kimsedir (İbn Ebî Şeybe, 6:148; İbn Kesir, Fezail, 8)." Hz. Ali ve oğulları da, Hz. Ebû Bekr ve Hz. Osman'ın Kur'ân'ı cem etmelerinde onlara muvafakat ederek tabi olmuşlardır (Bakıllanî, 1:64-65). Sonra, Hz. Ali'nin cem ettiği farklı bir Kur'ân olsaydı, Hz. Ali, hilâfeti döneminde onu ortaya çıkarır, tâmim ederdi. Oysaki böyle bir şey katiyen vuku bulmamıştır.

Hz. Ebû Bekr zamanında cem' edilen Kur'ân, Hz. Osman zamanında yine Zeyd İbn Sabit'in başkanlığında sahabenin ittifakı ile istinsah edilmiştir (İbn Ebî Davud, Mesahif, 1:185-188). Diğer taraftan, Hz. Osman'ın yaptığını Hz. Ali de takdir ederek, "Eğer Osman yapmasaydı ben yapardım." buyurmuştur (İbn Kesir, Fezail, 11).

Burada bir hususa değinmek istiyoruz. Kur'ân'ın istinsahında Hz. Osman'ın Zeyd b. Sabit'i hey'et başkanı yapıp Abdullah İbn Mes'ud'u göِrevlendirmediği, onun da bundan dolayı rahatsızlık duyarak, Zeyd İbn Sabit'e târizde bulunduğuna dair rivâyet vardır (Müsned, 1:389; Ebû Davud et-Tayalisî, 2:151).

Hz. Abdullah İbn Mes'ud'un Hz. Osman tarafından Hz. Zeyd İbn Sabit'in istinsah heyetinin başına getirilmesinden rahatsızlık duyması mümkün görünmemektedir.Çünkü Hz. Zeyd İbn Sabit, daha önce Hz. Ebû Bekr zamanında da Kur'ân'ın cem' edilmesinde vazifelendirilmiştir. Her iki heyete de Zeyd, başkan olarak seçilmişti. Çünkü o, en çok vahiy kâtipliği yapan, bu hususta en çok mümaresesi olan, bunun yanında dinç ve çok kuvvetli hafızasıyla bu işe en lâyık kimse idi. Hz. Ebû Bekr ve Osman'ın, Zeyd'i seçmeleri üsve-i hasene/en güzel model olan Resûlullah'ın (s.a.s.) çizgisini takip etmelerinden dolayıdır (Kevserî, 10; İbn Hacer, 8:636). Bununla birlikte, böyle bir rahatsızlık söz konusu olmuş bile olsa, az sürmüş, bir çok kaynakta bildirildiği üzere İbn Mes'ud, bundan rucû ederek, Hz. Osman'ın ve sahabenin tercihine muvafakat etmiştir (Kurtubî, el-Cami', 1:53; İbn Hacer, 8:666; Zehebî, Siyer, 1:487).

Hz. İbn Mes'ud'un faziletini, İslâm ile ilk şereflenenlerden olduğunu ve Kur'ân ilimlerindeki üstünlüğünü sahabeden hiç kimse inkâr etmiyordu. Fakat o anda Kûfe'de Allah'ın dinini öğretip, Kur'ân'ı tâlim etme gibi çok önemli bir hizmette bulunuyordu. Kûfe'nin Medine'ye uzaklığından dolayı da, onun böyle bir rahatsızlık hissetmesi mümkün görünmemektedir. Kûfe'den geri çağrılmasını gerektiren bir maslahat da söz konusu değildi. O, Kûfe' de kalacak ve ektiği tohumlara bahçıvanlık yapacaktı (Kevserî, 10).

Sonuç

Netice itibariyle sahabe, Kur'ân'ı nazil olduğu şekliyle, hem yazı hem de hıfz yoluyla koruma altına alarak insanlığa nakletmiştir. Zaten tarihin şehadetiyle, hafızaları çok güçlü, zihinleri parlak, kalpleri, kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği nisbette Kur'ân'a tutkun, dinleri uğruna hayatlarındaki en değerli şeylerini feda etmiş, vatanlarını, yurtlarını terk etmiş, gece gündüz Kur'ân'la oturmuş Kur'ân'la kalkmış bu güzide insanları Kur'ân'ı hıfz ve zaptetmeye himmetlerini sarf etmekten alıkoyan ne gibi bir sebep ve Kur'ân'ın yerini alacak ne gibi bir meşgale olabilirdi ki? İnsanlar bir şeye çok değer verip, onu tazim edecekler, onu ezberlemenin büyük bir şeref olduğuna inanacaklar, hayatlarını onun uğrunda ortaya koyacaklar, ama daha sonra o şeyin muhafazasına, korunmasına, aynen nakledilmesine önem vermeyecekler, bu mümkün müdür?

Bütün bunlarla birlikte zaten Allah, değişik âyetlerde Kur'ân'ın kıyamete kadar hıfz edileceğini bildirmektedir: "Hiç şüphe yok ki o zikri (Kur'ân'ı) Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz'iz" ( Hicr/15: 9).

"Halbuki o Kur'ân, eşsiz ve pek kıymetli bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki, batıl ona ne önünden, ne ardından, hiç bir taraftan yol bulamaz" (Fussılet/ 41: 41-42).

"Vahyi toplamak ve onu okutmak Biz'e ait bir iştir" (Kıyamet/75: 17).

Sahabe, içinde bulunduğumuz hikmet ve sebepler dünyasında bu ilâhî teminatın birinci derecede vasıtası olmuştur.


Kaynaklar

Ahmed b. Hanbel, Müsned, el-Mektebetü'l-İslâmiye, Beyrut.th.
Alûsî, Şihabuddin es-Seyyid Muhammed, Ruhu'l-Meani, fi Tefsiri'l-Kur'âni'l-Azim ve Seb'i'l-Mesani, Daru'l-Fikr, Beyrut, Lübnan, 1987.
Ayni, Umdetu'l-Kârî Şerhi Sahih'l-Buhari, Mektebi Mustafa El-Halebi, Kahire, 1972.
Bakıllani, Kadı Ebû Bekr, el-İntisar Li'l-Kur'ân, (thk. Dr.Muhammed İsam Kuzat), Dar-u İbn-i Hazm, Beyrut, 2001.
Baktır, Mustafa, Ashab-ı Suffa: İslâm'da İlk Eğitim Müessesesi, Timaş Yayınları, İstanbul 1990.
Beyhaki, Ahmed b. Hüseyin, Sünen-i Kübrâ, (thk. Muhammed Abdulkadir el-Ata), Mektebetü Dari'l-Baz, Mekke, 1994.
Regis Blachére, İntroduction au Coran, 1973 (2. bs) Paris, Besson-Chantemerle, 1959.
Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1983.
Ebû Davud, Süleyman b. Eş'as es-Sicistani, Sünen, el-Mektebetül-İslamiyye, İstanbul, ts.
Ebû Davud et-Tayalisi, Müsned, Daru'l-Mârife, Beyrut, th.
Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdullah, Hilyetü'l-Evliya ve Tabakatu'l-Asfiya, Daru Reyyan, Kahire, 1987.
Ebû Şame, el-Mürşidü'l-Vecîz ilâ Ulûmin Teteallaku bi'l-Kitabi'l-Aziz (Hz. Tayyar Altıkulaç) Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1986.
Ebû Şehbe, Muhammed b. Muhammed, Medhal li-Diraseti'l-Kur'âni'l-Kerîm Mektebetü's-Sünne Kahire, 1992.
Ebû Yala Ahmet b. Ali, Müsned, Daru'l-Me'mun li't-Türas, Şam, 1984
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, Eser Yay, ts.
Gülen, Fethullah, Işığın Görünüdüğü Ufuk, Nil Yay. İzmir, 2000.
Hâkim, Müstedrek, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1990.
Halebî, Ali b. Burhaneddin, Sire, Daru'l-Mârife, Beyrut,
Hamidullah, Muhammed, Kur'ân-ı Kerîm Tarihi (Çev. Salih Tuğ) İfav, İstanbul, 1993.
Heysemi Nureddin Ali b. Ebû Bekr, Mecmaü'z-Zevaid ve Menbaü'l-Fevaid, Mektebetü'l-Kudsi, Kahire, ts.
İbn Asakir; Muhtasar Tarih-i Dımeşk, Daru'l-Fikir, Dimeşk, 1984.
İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-Kıraati'l-aşr, (thk. Ali Muhammed Dabba), Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye Beyrut, ts.
İbn Ebi Şeybe, Musannef , (thk. Kemal Yusuf Hut), Mektebetü Rüşd, Riyad, 1409.
İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe fi Mârifeti's-Sahabe, (thk. Halil Me'mun Şiha), Darü'l-Ma'rife, Beyrut, 1997.
İbn Hacer el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi's-Sahabe Daru İhyai Turasi'l-Arabi, Beyrut, ts.
İbn Hişam, es-Sireti'n-Nebeviye, Daru'l-Mârife, Beyrut, ts.
İbn Huzeyme, Sahih, Mektebu'l-İslâmî, Beyrut, 1970.
İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, Daru Kütübü İlmiyye, Beyrut, ts..
...; Fezailu'l-Kur'ân, Daru'l-Mârife, Beyrut, 1987.
...; Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, Daru Kahraman İstanbul, 1985.
İbn Mende, Şurutu'l-Eimme, Daru'l-Müslim, Riyad, 1992.
İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Daru Sadr, Beyrut, ts.
Muhammed b. Yezid, Sünenü İbni Mâce (thk. M.Fuad Abdulbaki), Daru'l-Fikir, Beyrut, ts.
Kandehlevi, Muhammed Yusuf, Hayatü's-Sahabe, Daru'l-Kalem, (2. Baskı), Şam, 1983.
Karafi, el-Furuk Envaru'l-Buruk fi Envai'l-Furuk, (thk.Muhammed Ahmed Serrac, Ali Cuma), Daru's-Selam, 2001.
Kevseri, Muhammed Zahid, Makalât, Mektebetü'l-Ezheriyye, Kahire, 1994.
Kurtubi, Muhammed b. Ahmed el-Ensari, el-Cami' Li Ahkâmi'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988.
Mübarekfuri, Tuhfetü'l-Ahfezî, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut.
Müslim b. Haccac, Ebu'l-Hüseyin, Sahih, el-Mektebetü'l-İslamiye, İstanbul, ts.
Nesâi, Ebû Abdurrahman b. Şuayb, Sünen, Daru İhyai Turasi'l-Arabi, Beyrut.
Nursi, Bediüzzaman Said, Sِözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1990.
; Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1990.
Rafii, İ'cazu'l-Kur'ân, Daru'l-Kitabi'l-Arabî, Beyrut, 1990.
Salih, Subhî, Mebahis fı Ulûmi'l-Kur'ân, Daru'l-İlm, Beyrut, 1990.
Seyyid Kutup, Fi Zilali'l-Kur'ân, Daru'ş-Şuruk, Beyrut, 1986.
Taberani, Mucemu'l-Kebir, (thk. Hamdi b. Abdülmecid), Mektebetü'l-Ulum, Musul, 1983.
Necati Tetik, Başlangıçtan IX Asra Kadar Kıraat İlminin Ta'limi, İşaret Yay. İstanbul 1990.
Vahidî, Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed, Esbabu Nuzuli'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1991.
Yıldırım, Suat, Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'ân İlimlerine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1983.
Zehebî, Şemseddin, Mârifetu'l-Kurrâi'l-Kibar ala't-Tabakat ve'l-Asar, (thk. Dr. Tayyar Altıkulaç).
...; Siyerü A'lami'n-Nübelâ, (thk. Şuayb Arnavut), Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 1992.
...; Tezkiratü'l-Huffaz, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, ts.
Zerkanî, Muhammed Abdülazim, Menahilü'l-İrfan fi Ulumi'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988.
Zerkeşi, el-Burhan fi Ulumi'l-Kur'ân, Daru'l-Mârife, Beyrut, ts.

Okunma Sayısı : 1744

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
Yorumunuz
E-Posta Adresiniz
Güvenlik Kodu
sekiz dort sifir yedi sekiz dort

RSS akışımıza abone olmak için tıklayın... Facebook sayfamıza abone olmak için tıklayın.

Hakkımızda | Yardım | Bağış | İletişim | Kur'an'dan Bir Mesaj Mail Grubu

Bu sitenin barındırılması Sunucuturkiye Dedicated Server tarafından sağlanmaktadır

Feyyaz Grup